Gaziantep Avukat Ali Tümbaş Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Avukatı

Kira Sozlesmesini Sahte Olarak Duzenleyip Ev Sahibinin Yerine imza Atmak

Kira Sözleşmesini Sahte Olarak Düzenleyip Ev Sahibinin Yerine İmza Atmak

Kira sözleşmesini sahte olarak düzenleyip ev sahibinin yerine imza attıktan sonra elektrik, su ve doğalgaz idarelerine abone olunması şeklindeki eylemin “özel belgede sahtecilik suçu” nu oluşturduğu.

Yargıtay

11. Ceza Dairesi 

Esas : 2016/11975

Karar : 2018/4841 

Karar Tarihi : 22.05.2018

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi

SUÇ : Özel belgede sahtecilik

HÜKÜM : Beraat

A)Sanık … hakkında “özel belgede sahtecilik” suçundan kurulan beraat hükmüne karşı katılan vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Yüklenen suçun yasal unsurları itibarıyla oluşmadığı dosya içeriğine uygun şekilde gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA,

B)Sanık … hakkında “özel belgede sahtecilik” suçundan kurulan beraat hükmüne karşı katılan vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Sanığın, katılandan kiraladığı konutun elektrik, su ve doğalgaz abonelikleri için kira sözleşmesi gerektiğini, bacanağı olan diğer sanığa “sen benim yerime abone ol ben ev sahibiyle anlaştım” dediğini savunması; sanık …’nın, sanık …’in savunmasını doğrulayarak ev sahibi katılanın bilgisinin bulunduğunu düşünerek katılan …’nın kiraya veren, kendisinin kiracı olduğu 03/10/2012 tarihinden başlayan kira sözleşmesini sahte olarak düzenleyip katılanın yerine imza attıktan sonra elektrik, su ve doğalgaz idarelerine abone olduğunu belirtmesi karşısında; sanık …’nın, sanık …’nı, katılanın rızası olduğu yönünde hataya düşürüp özel belgede sahtecilik suçunu işlemeye azmettirdiği gözetilerek sanığın cezalandırılması yerine beraatine hükmedilmesi,

Yasaya aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, 22.05.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Jandarma Genel Komutanlığının Sivil Memur Alımı Ve Terör Örgütü Sempatizanı Olduğu Gerekçesiyle Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması

Jandarma Genel Komutanliginin Sivil Memur Alimi Ve Teror orgutu Sempatizani Oldugu Gerekcesiyle Guvenlik Sorusturmasinin Olumsuz Sonuclanmasi

Jandarma Genel Komutanlığının Sivil Memur Alımı Ve Terör Örgütü Sempatizanı Olduğu Gerekçesiyle Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması

DANIŞTAY 

İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU

Esas No : 2014/2390

Karar No : 2017/346

Karar Tarihi : 06/02/2017

KONU: Jandarma Genel Komutanlığının Sivil Memur Alımı, Terör Örgütü Sempatizanı Olduğu Gerekçesiyle Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması,

ÖZET : Hakkında hukuken geçerli kabul edilebilecek herhangi bir olumsuz tespit bulunmayan davacının güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlandığından bahisle tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığından, iptaline karar verilmesi gerekirken davanın reddi yönünde verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

İstemin Özeti : Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 31/03/2014 günlü, E:2014/561, K:2014/343 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması, davacı tarafından istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulü ile ısrar kararının Danıştay Daire kararı doğrultusunda bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava, Jandarma Genel Komutanlığı’nın 05/05/2011 günlü açıktan sivil memur alımı ilanında yer alan terzi kadrosuna yerleştirilen davacının, ilanda belirtilen şartları taşımadığından bahisle atamasının yapılmamasına ilişkin 16./01/2012 günlü işlemin; iptali ve dava konusu işlem tarihinden itibaren tahakkuk eden özlük ve parasal haklarının yasal faizi ile birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 01/03/2013 günlü, E:2012/475, K:2013/331 sayılı kararıyla; Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne girecek kişiler ile birlikte bunları etkileyebilecek kanunî yakınlarında da bir kısım niteliklere sahip olma şartının aranmasının mevzuat gereği olduğu, Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü, iç ve dış menfaatlerini yakından etkileyebilecek/tehlikeye düşürebilecek yasa dışı ideolojik bir görüşü benimsediği ve/veya kurum güvenliğini ihlâl edebilecek tutum ve davranışlar içerisinde bulunduğu hususunda somut ve kanaat verici bir tespitte bulunulan kişilerin Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde istihdam edilmelerine hukuksal bir engelin olduğu sonucuna varıldığı; yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda davacının 2010 yılı itibariyle Batman’daki Barış ve Demokrasi Partisi ve Kongra-Gel (PKK) sempatizanı bir kişi olarak tanındığı bilgisine ulaşıldığı, kardeşlerinin ise PKK terör örgütü ile iltisaklı olduğunun tespit edildiği; davacının ve kardeşlerinin Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü, iç ve dış menfaatlerini yakından etkileyebilecek/tehlikeye düşürebilecek yasa dışı ideolojik bir görüşü benimsediği ve/veya kurum güvenliğini ihlâl edebilecek tutum ve davranışlar içerisinde bulunduğunu ortaya koyan yeterli bilgi ve belgeye ulaşıldığı sonucuna varıldığından, davacının atanmaması yönünde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Anılan karar, Danıştay Onikinci Dairesi’nin 22/10/2013 günlü, E:2013/7082, K:2013/7206 sayılı kararıyla; güvenlik soruşturması kapsamında elde edilen istihbari nitelikte bilginin somut bilgi ve belgelerle desteklenmediği sürece hukuken geçerli belge olarak kabulüne olanak bulunmadığı, öte yandan davacı hakkında yapılmış bir işlem ya da açılmış bir kamu davası sonucunda verilmiş bir mahkumiyet kararı da bulunmadığı, bu nedenle davacının anılan göreve atanmasında şahsı nezdinde bir engel bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de; İdare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak ilk kararında ısrar etmiştir.

Davacı, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 31/03/2014 günlü, E:2014/561, K:2014/343 sayılı ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.

Anayasa’nın 70. maddesinin ikinci fıkrasında, hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım yapılamayacağı kurala bağlanmıştır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48. maddesinde, devlet memurluğuna alınacaklarda aranacak genel ve özel şartlar belirlenmiş ve aynı maddenin (B) fıkrasında “kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak gerektiği” koşuluna yer verilmiştir.

4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli İle Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1. maddesinde de, “Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması; kamu kurum ve kuruluşlarında, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları hâlinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile askerî, emniyet ve istihbarat teşkilâtlarında çalıştırılacak kamu personeli ve ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel hakkında yapılır. Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü iç ve dış menfaatlerinin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgeler ile gizlilik dereceli kamu personeli ile meslek gruplarının tespiti, birim ve kısımların tanımlarının yapılması, güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının usûl ve esasları ile bunu yapacak merciler ve üst kademe yöneticilerinin kimler olduğu Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulacak yönetmelik ile düzenlenir.” hükmüne yer verilmiş, bu hükme dayanılarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılarak 12/04/2000 günlü, 24018 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliğinin 2. maddesinde bu Yönetmeliğin; yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları hâlinde Devletin güvenliğinin, iç ve dış menfaatlerinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgeleri, bunların toplanmasını ve işlemini yürüten bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının ilgili birim ve kısımlarının belirlenmesini, Türk Silâhlı Kuvvetlerinde, emniyet ve istihbarat teşkilâtlarında, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personeli, ayrıca bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının yurtdışı teşkilâtlarında sürekli görevlendirilecek bütün personel için yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının esas ve usûllerini, bunu yapacak mercileri, hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak gizlilik dereceli yerlerde çalışan kamu personeli ile meslek grupları ve üst kademe yöneticilerini kapsadığının belirtildiği; Yönetmeliğin 9. maddesinde “Türk Silâhlı Kuvvetlerinin kadro ve kuruluşlarında yer alacak personelin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, Türk Silâhlı Kuvvetlerince bu Yönetmeliğe uygun olarak hazırlanacak yönerge uyarınca yapılır.” kuralına yer verildiği; bu karara dayanılarak Türk Silâhlı Kuvvetleri tarafından çıkarılan Silâhlı Kuvvetler İstihbarata Karşı Koyma, Koruyucu Güvenlik ve İşbirliği Yönergesi ile Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde görev alacak personel hakkında yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının esaslarının belirlendiği, anılan Yönerge’nin üçüncü bölümünün birinci kısmında yer alan 2/e-5 maddesinde işe yeni alınacak personelin, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumlu olarak sonuçlanmaması durumunda işe alınmayacakları belirtilmiştir.

Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinden, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının, hakkında soruşturma yapılan kişinin, mevzuatta belirtildiği gibi “yasadışı siyasi, yıkıcı, bölücü ideolojik görüş ve eylem içinde” olup olmadığını tespit etmek amacıyla yapıldığı anlaşılmaktadır.

Dosyanın incelenmesinden, Jandarma Genel Komutanlığı’nın 05/05/2011 günlü ilanında yer alan terzi kadrosuna yerleştirilen davacının, yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında 2010 yılı itibariyle Batman’daki Barış ve Demokrasi Partisi ve Kongra-Gel (PKK) terör örgütü sempatizanı bir kişi olarak tanındığı, kardeşi Mehmet S. A.’ın 30/05/1992’de Ankara’da PKK terör örgütü yanlısı faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınıp, bilahare serbest bırakılanlar arasında yer aldığı, 09/12/1998’de HADEP Batman İl Örgütünce yapılan açlık grevlerine destek vermek amacıyla düzenlenen eylem sırasında gözaltına alınan şahıslardan olduğu, 26/01/2003’de Batman’da KADEK (PKK) terör örgütü mensupları tarafından düzenlenen “canlı kalkan grubu” üyelerinden olduğu, Demokratik Toplum Partisi yanlısı şahısların kontrolünde faaliyet gösterdiği belirtilen Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Batman Şubesi’nin 30/01/2005’de yapılan olağan genel kurulu toplantısı sonucu başkanlığa seçildiği, 2011 yılı itibariyle SES örgütülenme sekreteri olarak faaliyet yürüttüğü ve Kontra-Gel (PKK) terör örgütü /(DEMEP-Demokratik Emek Platformu) üyeleri arasında yer aldığı, diğer kardeşi Mehmet H. A.’ın ise 2010 yılı itibariyle Batman’daki çevresinde BDP ve Kongra-Gel (PKK) terör örgütü sempatizanı olarak tanındığının tespit edildiği, buna göre davacının güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz olduğu sonucuna varılarak ilanda belirtilen şartları taşımadığından bahisle atamasının yapılmadığı, davacının 08/02/2012 günlü göreve başlatılma talebiyle yaptığı başvurunun 16/01/2012 günlü işlem ile reddi üzerine temyizen incelenmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Her ne kadar, kamu hizmetine alınmada, görevin gerektirdiği niteliklere uygun olarak genel şartlar yanında özel şartlar aranmasında ve bu kapsamda görevin önem ve özelliği de gözönünde bulundurularak güvenlik ve arşiv araştırmasının olumlu olması şartı getirilmesinde mevzuata aykırılık bulunmamakta ise de, olayda, yapılan güvenlik soruşturması kapsamında elde edilen ve davacının Kongra-Gel terör örgütü (PKK) ile iltisaklı olduğuna ilişkin istihbari nitelikte bilginin, somut bilgi veya belgelerle desteklenmediği sürece, bu örgütün ya da başka bir örgütün üyesi olduğunu veya yasadışı siyasi, yıkıcı, bölücü ideolojik görüş veya eylem içinde olduğunu kanıtlayan hukuken geçerli bir belge olarak kabulüne olanak bulunmadığı gibi, bu nedenle hakkında yapılmış bir işlem ya da açılmış bir kamu davası sonucunda verilmiş bir mahkumiyet kararı da bulunmadığından, davacının anılan göreve atanmasında şahsı açısından bir engel bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Öte yandan, kardeşlerinin içinde bulunduğu öne sürülen yasadışı görüş ve eylemlerinden, Anayasa’nın 38. maddesinde de yer alan ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği, davacının sorumlu tutulamayacağı da tabiidir.

Bu durumda, hakkında hukuken geçerli kabul edilebilecek herhangi bir olumsuz tespit bulunmayan davacının güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlandığından bahisle tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığından, iptaline karar verilmesi gerekirken davanın reddi yönünde verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüne, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 31/03/2014 günlü, E:2014/561, K:2014/343 sayılı ısrar kararının BOZULMASINA, dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine, kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06/02/2017 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

X- Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden; İdare Mahkemesince verilen ısrar kararının usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin reddi ile İdare Mahkemesinin ısrar kararının onanması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

SMS Kayitlarinin Delil Olarak Kabul Edilebilmesi icin

SMS Kayıtlarının Delil Olarak Kabul Edilebilmesi İçin

Yargıtay

3. Hukuk Dairesi 

Esas : 2015/2739

Karar : 2016/3873 

Karar Tarihi : 15.03.2016

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ:  ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı vekili dilekçesinde;tarafların bir çiğ köfte işletmesine ortak olma hususunda anlaştıklarını,bu ortaklık anlaşması uyarınca davacının davalı adına kayıtlı banka hesabına farklı tarihlerde 10.000 TL ve 5.000 TL olmak üzere toplam 15.000 TL'yi EFT yolu ile gönderdiğini,yine dükkan tadilatı için de kendisine ait kredi kartından 1.229,90 TL'lik harcama yaptığını,ancak taraflar arasında söz konusu ortaklığın gerçekleşmediğini,davacının davalıdan ödediği toplam 16.229,90 TL'nin iadesini istemesine karşın davalı tarafından bu bedelin iade edilmediğini,yine davalıya Kadıköy 1.Noterliği aracılığı ile keşide ettiği 04.01.2013 tarihli ihtarnamenin de davalıya tebliğ edilemediğini belirterek,toplam 16.229,90 TL'nin ihtarnamenin keşide edildiği tarih olan 04.01.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde;taraflar arasında ortaklık ilişkisi olmadığını,davacı ve davacının arkadaşının hesabından davalıya yapılan havalelerin davacının davalıya olan borcunun ödenmesine ilişkin olduğunu,kredi kartından yapıldığı iddia edilen harcamaların ise davalı ile ilgisi olmadığını,tanık dinlenmesine muvafakat etmediklerini,yine davacının tarafına gönderildiğini iddia ettiği SMS kayıtlarının ise özel hayatın gizliliğini ihlal eder nitelikte olması nedeniyle delil olarak kabul edilemeyeceğini savunarak,davanın reddini istemiştir.

Mahkemece;davanın kısmen kabulü ile;15.000 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan alınarak davacıya verilmesine,fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş,hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre,davalı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.

6100 sayılı HMK'nun 199.maddesinde belge kavramı ''Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film,görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.'' şeklinde düzenlenmiştir.

Yine aynı kanunun 202.maddesinde ise delil başlangıcı kavramı '' (1) Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir.

(2) Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.'' şeklinde düzenlenmiştir.

Somut olayda; davacı, davalı ile aralarında bir adi ortaklık ilişkisi kurulduğunu,bu ortaklık ilişkisi kapsamında davalıya toplam 15.000 TL'nin kendisi ve dava dışı arkadaşı tarafından havale edildiğini ve yine ortaklık ilişkisi kapsamında dükkan tadilatı için kredi kartından 1.229,90 TL'lik harcama yaptığını iddia etmiş,davalı ise davacı ile aralarında bir ortaklık ilişkisi olmadığını,davacı ve davacının arkadaşı tarafından havale edilen toplam 15.000 TL'nin borç ödemesine ilişkin olduğunu belirtmiş ve davacının kredi kartından harcandığı iddia edilen 1.229,90 TL'lik kısmı da kabul etmemiş,davacı tarafça dosyaya sunulan ve mahkemece de delil başlangıcı olarak kabul edilen SMS kayıtlarına ilişkin olarak ise söz konusu SMS kayıtlarına davacı tarafça ekleme ve çıkarma yapılmış olabileceğini belirterek SMS içeriklerini kabul etmediğini belirtmiştir.

Davacı tarafça dosyaya ibraz edilen SMS kayıtları delil olarak kabul edilebilirse de,bu kayıtların delil olarak kabul edilebilmesi için, davacının cep telefonundaki SMS kayıtları ile bu kayıtların karşılaştırılması ve dökümünün de cep telefonundan alınması gerekmektedir. Davacı, SMS kaydı olduğunu iddia ettiği dökümü dosyaya ibraz etmiş ise de,mahkemece bu kayıtlar davacının cep telefonundaki SMS kayıtları ile karşılaştırılmamıştır.Bu nedenle de davacı tarafından ibraz edilen SMS kayıtlarının bu haliyle 6100 sayılı HMK'nun 199.maddesi anlamında ''belge'' olarak kabulü doğru değildir.

Hal böyle olunca mahkemece;yasa maddeleri ve yukarıdaki açıklamalar da dikkate alınmak suretiyle davacı tarafından ibraz edilen SMS kayıtlarının davacının telefonundaki kayıtlar ile karşılaştırılarak kayıtların uyumlu olması halinde delil olarak kabul edilip sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken ,eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş,bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ :  Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 15.03.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

HAGB Kararının Kesinleşmesinden İtibaren 5 Yıllık Süre Dolmuşsa, Yeni Suçla İlgili HAGB Verilebilir

HAGB Kararinin Kesinlesmesinden itibaren 5 Yillik Sure Dolmussa, Yeni Sucla ilgili HAGB Verilebilir

HAGB Kararının Kesinleşmesinden İtibaren 5 Yıllık Süre Dolmuşsa, Yeni Suçla İlgili HAGB Verilebilir

Yargıtay

4. Ceza Dairesi 

Esas : 2019/957

Karar : 2019/5997 

Karar Tarihi : 03/04/2019

“İçtihat Metni”

Hakaret ve tehdit suçlarından sanık …’nın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/1, 106/1-1. cümle, 62 (iki kere) ve 52/2. (iki kere) maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk Lirası ve 3.000,00 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına, hakaret suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına dair Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 19/09/2017 tarihli ve 2017/210 esas, 2017/391 sayılı kararının, Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 23/01/2019 gün ve 94660652-105-03-12489-2018-Kyb sayılı istemleri ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30/01/2019 gün ve 2019/9500 sayılı bozma düşüncesini içeren ihbarnamesiyle Daireye gönderilmiş olduğu görülmekle, dosya incelendi :  Kanun yararına bozma isteyen ihbarnamede;

Dosya kapsamına göre;

1-Her ne kadar mahkemece hakaret suçu yönünden sanık hakkında daha önce iki kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden bahisle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; bahse konu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararıyla verildiği, bu kararın 15/06/2011 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla 15/06/2016 tarihi itibariyle bu suçlar açısından düşme kararı verilmesi şartlarının gerçekleştiği ve somut olaya konu Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 2017/210 esas, 2017/391 sayılı dosyasında da suç tarihinin 31/07/2016 olduğu anlaşılmakla hakaret suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde adlî para cezasına karar verilmesinde,

2-Tehdit suçu yönünden verilen kararda ise; 19/09/2017 tarihli karar celsesinde sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının lehine uygulanmasını kabul ettiğini beyan etmesine karşı, mahkemece tehdit suçuna yönelik hüküm kurulurken, 5271 sayılı Kanun’un 231/6. maddesinde belirlenen kriterler çerçevesinde, sanık hakkında kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunda bir değerlendirme yapılmamasında,

isabet görülmediğinden, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak ihbar olunduğu anlaşılmıştır.

I-Olay : Hakaret ve tehdit suçlarından sanık …’nın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/1, 106/1-1.cümle, 62 (iki kere) ve 52/2. (iki kere) maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk Lirası ve 3.000,00 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına, hakaret suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına dair Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 19/09/2017 tarihli ve 2017/210 esas, 2017/391 sayılı kararının, her ne kadar mahkemece hakaret suçu yönünden sanık hakkında daha önce iki kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden bahisle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; bahse konu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararıyla verildiği, bu kararın 15/06/2011 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla 15/06/2016 tarihi itibariyle bu suçlar açısından düşme kararı verilmesi şartlarının gerçekleştiği ve somut olaya konu Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 2017/210 esas, 2017/391 sayılı dosyasında da suç tarihinin 31/07/2016 olduğu anlaşılmakla hakaret suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde adlî para cezasına karar verilmesinde ve tehdit suçu yönünden verilen kararda ise; 19/09/2017 tarihli karar celsesinde sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının lehine uygulanmasını kabul ettiğini beyan etmesine karşın, mahkemece tehdit suçuna yönelik hüküm kurulurken, 5271 sayılı Kanun’un 231/6. maddesinde belirlenen kriterler çerçevesinde, sanık hakkında kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunda bir değerlendirme yapılmamasında, isabet görülmediği gerekçeleriyle kanun yararına bozmaya konu edildiği anlaşılmıştır.

II- Kanun Yararına Bozma İstemine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı : Hakaret ve tehdit suçlarından sanık … hakkında hüküm kurulurken, hakaret suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde, tehdit suçu yönünden ise, hükümde anılan kurum açısından değerlendirme yapılmamasında isabet bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

III- Hukuksal Değerlendirme : Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. 

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19/12/2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkrayla büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanun’un 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular, hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tâbi kılınmıştır.

Başlangıçta yalnızca yetişkin sanıklar yönünden ve şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak hükmolunan, bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması 5728 sayılı Kanun’un 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasa’nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, maddenin altıncı fıkrasına, 25/07/2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6008 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle “sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.” cümlesi eklenmiş, yine maddenin sekizinci fıkrasına birinci cümlesinden sonra gelmek üzere, 28/06/2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6545 sayılı Kanun’un 72. maddesiyle “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez” cümlesi eklenmiştir.

5560, 5728, 5739, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;

1) Suça ilişkin olarak;

a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması,

b- Suçun Anayasa’nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,

2) Sanığa ilişkin olarak;

a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b-Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,

c-Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,

d-Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması,

e-Sanık hakkında daha önce hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verilmemiş olması,

Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.

Tüm bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve onsekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulacaktır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapılması için, yargılamanın herhangi bir sujesinin talepte bulunması şart değildir. Maddede öngörülen şartların oluşup oluşmadığı ve bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı hakim tarafından her olayda re’sen değerlendirilip takdir edilmeli ve denetime imkan verecek biçimde kararda gösterilmelidir. 

CMK’nın 231. maddesinin 12. fıkrasına göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı itiraz yoluna başvurulabilecektir.

Olağan kanun yollarından olan itiraz, CMK’nın 267 ila 271. maddeleri, arasında düzenlenmiş olup “İtiraz olunabilecek kararlar” başlıklı 267. maddesinde; “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir” şeklindeki düzenlemeye göre, kural olarak sadece hakim kararlarına karşı gidilebilecek olan itiraz yoluna, kanunlarda açıkça gösterilmiş olunması kaydıyla mahkeme kararlarına karşı da başvurulması mümkündür. 

CMK’nın 270 ve 271. maddelerine göre, itiraz incelemesi kural olarak duruşmasız ve dosya üzerinden yapılacak, merci gerekli görürse Cumhuriyet savcısı, müdafii veya vekili de dinleyebilecektir. Bunun yanında merci, yazı ile cevap verebilmesi için itiraz istemini Cumhuriyet savcısı ve karşı tarafa bildirebilecek, kendisi de inceleme ve araştırma yapabileceği gibi gerekli gördüğünde bunların yapılması konusunda emir de verebilecektir.

CMK’nın itirazla ilgili yukarıda yer verilen maddelerinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik itirazın yalnızca şekil yönünden inceleneceği, esasın inceleme dışı bırakılacağına dair açık bir düzenleme olmadığı gibi, ayrıca yasa yoluna başvurma hakkının içerisinde esastan inceleme yapılmasını isteme hakkının olduğunun da kabul edilmesi gerekir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının talebe bağlı oluşu(CMK’nın 231/6-c maddesi) yasa yolu incelemesinde esastan inceleme isteminde bulunulamayacağı anlamına gelmez. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 22/01/2013 tarih ve 2012/10-534 esas, 2013/15 sayılı kararında; “İtiraz mercii, o yer Cumhuriyet savcısının suç vasfına yönelik aleyhe başvurusu üzerine incelemesini sadece şekli olarak değil, hem maddi olay hem de hukuki yönden yapmalı, gerekli gördüğünde cevap vermesi için itirazı sanık müdafiine tebliğ etmeli ve Cumhuriyet savcısı ile sanık müdafiini dinlemeli, yine ihtiyaç duyduğu konular varsa gerekli araştırma ve incelemeyi yapmalı ya da bunların yapılmasını sağlamalı ve bunun sonucunda da TCK’nın 191/2. maddesi gereğince verilen tedavi ve denetimli serbestlik kararının isabetli olup olmadığına karar vermelidir.” şeklindeki gerekçesiyle itirazın hem maddi hem hukuki yönden ele alınması ve her yönden hukuka uygunluğunun denetlenmesi gerektiğine karar vermiştir.

İncelenen dosyada ; Sanık … hakkında katılanlar … ve …’a yönelik 31/07/2016 tarihindeki tehdit eylemleri nedeniyle TCK’nın 106/1-1.cümle, 125/1 maddeleri uyarınca ikişer kez cezalandırılması talebiyle kamu davasının açıldığı, tarafların uzlaşamadıkları, yargılama neticesinde Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 19/09/2017 tarihli ve 2017/210 esas, 2017/391 sayılı kararıyla sanığın, TCK’nın 125/1, 62, 52/2, 125/1, 62, 52/2, 106/1-1. cümle, 62, 50/1-a, 52/2, 106/1-1. cümle, 62, 50/1-a ve 52/2. maddeleri uyarınca sırasıyla 1.500,00 Türk Lirası, 1.500,00 Türk Lirası, 3.000,00 Türk lirası ve 3.000,00 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, hakaret suçu yönünden sanık hakkında daha önceden iki kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiği, tehdit suçu yönünden ise hüküm fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünden herhangi bir değerlendirme yapılmadığı ancak gerekçe kısmında tehdit suçuna dair açıklamadan sonra, sanık hakkında daha önceden iki kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiğinin belirtildiği, hakaret suçlarından kurulan hükümlerin cezaların tür ve miktarı itibariyle kesin nitelikte olduğu, tehdit suçundan kurulan hükümlerin kanun yoluna konu edilmeksizin kesinleştiği, Sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul ettiği,  Adli sicil kaydı incelendiğinde; Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 28/04/2011 tarihli ve 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararıyla kasten yaralama suçlarından kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair iki kararın yer aldığı, anılan kararların 15/06/2011 tarihinde kesinleştiği, anlaşılmıştır.

Dosya kapsamı, kanun yararına bozma istemi ve tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; 

Sanık …’nın, 31/07/2016 tarihinde işlediği kabul edilen tehdit ve hakaret suçları nedeniyle dosyaya yansıyan ve talep edilen somut maddi bir zarar bulunmamakta, manevi zarar ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasına engel oluşturmamaktadır. Sanığın işlediği kabul edilen suçlar, niteliği ve hükmolunan ceza süresi itibariyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamında bulunmaktadır.Sanık, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini kabul etmiştir. Mahkeme tarafından hakaret suçu yönünden sanık hakkında daha önceden iki kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş, tehdit suçu yönünden ise hüküm fıkrasında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünden herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Sanığın adli sicil kaydı incelendiğinde; Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 28/04/2011 tarihli ve 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararıyla kasten yaralama suçlarından kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair iki kararın yer aldığı, anılan kararların 15/06/2011 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. 

Sanığın adli sicil kaydında yer alıp, kasten yaralama suçlarından kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 28/04/2011 tarihli ve 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararların, 28/06/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 72. maddesiyle CMK’nın 231/8. maddesine eklenen “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez.” şeklindeki düzenleme nazara alındığında, sanıkhakkında yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına engel oluşturup oluşturmadığı hususunun, öncelikle çözüme kavuşturulması gerekir. 

Anayasanın 38/4. maddesinde, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı belirtilmiştir. Yine AİHS’in 6. maddesinin ikinci fıkrasında “bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır” denilmiştir. Amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde, sanığın isnat edilen suçu işlediğine hükmedilmesi ve bu hükmün kesinleşmesi durumunda, suçun işlendiğinden bahsedilebilecektir. 

Kurulan hükmün sanık hakkında hukuksal bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, davayı sonuçlandıran ve uyuşmazlığı çözen bir “hüküm” değildir. Ceza Genel Kurulu’nun 10/04/2018 tarihli ve 2014/15-487esas, 2018/151 sayılı kararında da belirtildiği üzere, CMK’nın 231/5. maddesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının sanık hakkında hukuki bir sonuç doğurmayacağı hüküm altına alınmış ise de; sanığın belirli sürelerle denetime tabi tutulmasını öngörmesi, adli sicile işlenmese dahi kendisine mahsus bir sisteme kaydedilmesi, 6545 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra ikinci kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine engel teşkil etmesi, yine müsadere, yargılama giderleri ve bu kapsamda vekâlet ücretinin sanığa yüklenmesi bakımından hukuki etkilerinin bulunması nedenleriyle bu karar, esasında kesin bir hükmün bir kısım hukuki sonuçlarını doğurmaktadır. Bu nedenle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk dünyasında varlık kazanabilmesi ve yukarıda sayılan etkileri gösterebilmesi için yöntemince kesinleşmesi gerekmektedir. Kesinleşmeyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, denetim süresini başlatmayacağı gibi 6545 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra ikinci kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine de engel teşkil etmeyecektir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahiptir. Bu özelliği nedeniyle yürürlüğünden önceki olaylara uygulanabilecek, bu uygulama sadece görülmekte olan davalar bakımından geçerli olmayacak, 5237 sayılı Kanun’un 7/2. maddesindeki düzenleme de nazara alınarak kesinleşen ve infaz edilmekte olan hükümlerde de uygulanabilecek ve bu husus infaz aşamasında gözetilebilecektir. Yerine getirilen hükümler yönünden ise, sanığın hukuki yararının bulunması koşuluyla uygulanabilecektir.

CMK’nın 231. maddesinin sekizinci fıkrasına birinci cümlesinden sonra gelmek üzere, 28/06/2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6545 sayılı Kanun’un 72. maddesiyle “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez” cümlesi eklenmiştir. Bu düzenleme nedeniyle adli sicil kaydında daha önce verilmiş hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı bulunan sanık açısından bu karara bağlı denetim süresi içerisinde işlediği kasıtlı suç nedeniyle yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemeyecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesinin karma

yapısı nazara alındığında yapılan bu değişikliğin sanık aleyhine olduğunda ve bu nedenle incelemeye konu suçların bu tarihten sonra işlenmesi gerektiğinde kuşku yoktur. Peki adli sicilde yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kayıtlar yönünden nasıl bir yol izlenmelidir. İkinci suç tarihi yasal değişikliğin yapıldığı 28/06/2014 ve sonrasında olsa bile, adli sicilde bu tarihten önce verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kayıt varsa, bu kayıt ikinci suç yönünden engel teşkil edecek midir? Engel teşkil edecekse bunun sınırı nedir? Kanun koyucunun bu düzenlemesinden sanığı sorumlu tutabilmek için “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” ilkesi de nazara alındığında sanık, hem yasal değişikliği hem de adli sicilde yer alan kaydın bu tarihten sonra kesinleştiğini bilmelidir. Adli sicildeki kayıt bu düzenlemeden önce kesinleşmişse sanık yönünden ikinci suç için yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına engel teşkil etmeyecektir. Sonuç olarak CMK’nın 231. maddesinin sekizinci fıkrasına birinci cümlesinden sonra gelmek üzere, 28/06/2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6545 sayılı Kanun’un 72. maddesiyle eklenen “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez” şeklindeki düzenleme, incelemeye konu suç tarihinin ve adli sicilde yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kaydın kesinleşmesinin 28/06/2014 ve sonrası olması halinde uygulanabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında; sanığın adli sicil kaydında yer alıp kasten yaralama suçlarından kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin Bolvadin Sulh Ceza Mahkemesinin 28/04/2011 tarihli ve 2010/162 esas, 2011/244 sayılı kararlarının, 28/06/2014’ten önce 15/06/2011’de kesinleşmesi, ayrıca bu kararların kesinleşmesinin üzerinden 5 yıllık denetim süresinin de geçmesi karşısında; incelemeye konu hükümler yönünden, yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine engel teşkil etmeyeceği gözetilmeden, sanık …’nın TCK’nın 125/1, 62, 52/2, 125/1, 62, 52/2, 106/1-1. cümle, 62, 50/1-a, 52/2, 106/1-1. cümle, 62, 50/1-a ve 52/2. maddeleri uyarınca sırasıyla 1.500,00 Türk Lirası, 1.500,00 Türk Lirası, 3.000,00 Türk lirası ve 3.000,00 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına dair Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 19/09/2017 tarihli ve 2017/210 esas, 2017/391 sayılı kararında isabet bulunmamaktadır.

IV-Sonuç ve Karar : Yukarıda açıklanan nedenlerle, Kanun yararına bozma istemi yerinde görüldüğünden, Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 19/09/2017 tarihli ve 2017/210 esas, 2017/391 sayılı kesinleşen kararının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre sonraki işlemlerin, CMK’nın 309/4-b maddesi gereğince mahallinde mahkemesince yerine getirilmesine, 03/04/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Serbest Bölgelerde Çalışan İşçilerin Gelir Vergisi Kesintisi Kime Aittir ?

Serbest Bolgelerde calisan iscilerin Gelir Vergisi Kesintisi Kime Aittir ?

Serbest Bölgelerde Çalışan İşçilerin Gelir Vergisi Kesintisi Kime Aittir ?

Mevzuatımızda Serbest Bölgeler veya Teknokent (Teknoloji Geliştirme Bölgesi) gibi bölgelerde çalışan işçilerin ücretlerinin gelir vergisinden müstesna olduğu yani bu işçilerden, şartların oluşması halinde gelir vergisi tahsil edilmeyeceği düzenlenmiştir.

Yargıtay 9.Hukuk Dairesi ; “Ücretten kesilecek verginin, yukarıda ayrıntılı bir biçimde ifade edildiği üzere, mükellefi işçi olup, kanundaki koşulların gerçekleşmesi halinde muafiyetten yararlanacak olan da işçidir”.   şeklindeki bir gerekçe ile gelir vergisi kesintilerinin asıl sahiplerinin işçiler olduğu ve bu kesintilerin işçilere ödenmesi gerektiği yönünde karar vermiştir. (  9.Hukuk Dairesi’nin 28.12.2016 tarih ve 2016/35340 E sy kararı ile aynı dairenin 28.06.2018 tarih ve 2016/34807 E sy kararı)

Ancak Yargıtay 22. Hukuk Dairesi bu kararın tam aksi yönde bir karar vererek hukuki anlamda bir karışlığa yol açmıştır. 

Bu sebepten Yargıtay 9.Hukuk Dairesi önceki görüşünden dönene kadar veya İçtihatları Birleştirme Kararı çıkana kadar;

1- Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin bakmaya yetkili olduğu iller içinde (İstanbul, Bursa, Kocaeli, Samsun, Antalya vb. ) açılan davalarda Gelir Vergisi Kesintileri işçiye ait olacaktır.

2- Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin bakmaya yetkili olduğu iller içinde (Adana, Ankara, Erzurum, İzmir, Gaziantep vb.) açılan davalarda Gelir Vergisi Kesintileri İşverene ait olacaktır.

İşte Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin almış olduğu karar metni ;

Yargıtay

22. Hukuk Dairesi

Esas : 2018/9861

Karar : 2018/18648 

Karar : 13.09.2018

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: ... 3. İŞ MAHKEMESİ

Miktar veya değeri temyiz kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362/1-(a) maddesi uyarınca temyiz edilemez. Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgilidir.

Dosya içeriğine göre, dava tarihi itibari ile davacının çalışmasının devam ediyor olması karşısında verilen kararın kesinlik sınırının altında kaldığından söz edilemeyeceğinden kararın kesin olduğu gerekçesiyle temyiz isteminin reddine ilişkin bölge adliye mahkemesince verilen karar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362. maddesine aykırı olup bölge adliye mahkemesince verilen 25/04/2018 tarihli EK KARARIN BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA karar verildi.

Hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 

YARGITAY KARARI

Davacı dava dilekçesinde özetle; davacının, davalının şirketinde çalıştığı, davalı şirketin %85 oranında ürettiği ürünleri ihraç ettiğini, bu nedenle mevzuat gereği serbest bölgede kendisinin ve burada çalışan işçilerin vergiden muaf olmasına rağmen çalışanlarından gelir vergisi kesildiğini, usulsüz kesilen 100,00 TL vergi alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. 

Davalı vekilinin cevap dilekçesinde özetle; davacının gelir vergisinin kendisine verilmesi talebinin mevzuata ve yasalara aykırı olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir. 

... 3. İş Mahkemesinin 19/07/2017 tarih ve 2016/395 Esas, 2017/431 numaralı kararında davanın kabulü ile talebi doğrultusunda 100,00 TL gelir vergisi alacağının yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. 

İlk Derece Mahkemesi kararına karşı davalı tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. 

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Taraflar arasında, davacının serbest bölge ücret alacağına hak kazanıp kazanmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Dosya içeriğine göre, davacı serbest bölgelerde uygulanan vergi muafiyetin uygulanması gerektiğini belirterek serbest bölge ücret alacağı talebinde bulunmuştur. 

Mahkemece, bilirkişi raporu doğrultusunda, davacı ücretinden yapılan gelir vergisi kesinti miktarı 7208,96 TL olarak belirlenerek davanın kabulüne karar verilmiştir. 

3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunun geçici 3.maddesinde, 24.02.2017 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6772 sayılı kanun 7.maddesi ile değişiklikler yapılmıştır.

6772 sayılı kanun 7.maddesinde;"3218 sayılı Kanunun geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinin ilk cümlesine “elde ettikleri kazançları” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile serbest bölgelerde, bakım, onarım, montaj, demontaj, elleçleme, ayrıştırma, ambalajlama, etiketleme, test etme, depolama hizmeti alanlarında faaliyette bulunan ve hizmetin tamamını Türkiye’de yerleşmiş olmayan kişilerle, işyeri, kanuni ve iş merkezi yurt dışında bulunanlara veren hizmet işletmelerinin, söz konusu hizmetlere konu malların serbest bölgelerden Türkiye’ye herhangi bir şekilde girişi olmaksızın yabancı bir ülkeye gönderilmesi şartıyla bu hizmetlerden elde ettikleri kazançları” ibaresi eklenmiş ve (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“b) Bu bölgelerde üretilen ürünlerin FOB bedelinin en az %85’ini yurt dışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretler üzerinden asgari geçim indirimi uygulandıktan sonra hesaplanan gelir vergisi, verilecek muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk eden vergiden indirilmek suretiyle terkin edilir. Bu oranı %50’ye kadar indirmeye ve kanuni seviyesine kadar yükseltmeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bakanlar Kurulu bu yetkiyi, stratejik, büyük ölçekli veya öncelikli yatırımlar ile konusu, sektörü ve niteliği itibarıyla proje bazında desteklenmesine karar verilen yatırımlara yönelik olarak, bölge, sektör ya da faaliyet alanı itibarıyla farklılaştırarak veya kademelendirerek kullanabilir. Yıllık satış tutarı bu oranın altında kalan mükelleflerden zamanında tahsil edilmeyen vergiler cezasız olarak, gecikme zammıyla birlikte tahsil edilir.” hükmü düzenlenmiştir.

3218 sayılı Kanun geçici 3.maddesinin b bendi değişiklikten önce;" Bu bölgelerde üretilen ürünlerin FOB bedelinin en az %85'ini yurtdışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretler gelir vergisinden müstesnadır. Bu oranı %50'ye kadar indirmeye ve kanuni seviyesine kadar yükseltmeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. Yıllık satış tutarı bu oranın altında kalan mükelleflerden zamanında tahsil edilmeyen vergiler cezasız olarak, gecikme zammıyla birlikte tahsil edilir." şeklinde düzenlenmiştir. 

Serbest bölgede faaliyet gösteren yatırımcı-üreticinin bu bölgede ürettiği ürünlerinin FOB bedelinin en az %85 ini yurt dışına ihraç etmeleri halinde ihracaata yönelik yatırım ve üretimi teşvik etmek amacıyla istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretler üzerinden asgari geçim indirimi uygulandıktan sonra hesaplanan gelir vergisi, verilecek muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk eden vergiden indirilmek suretiyle terkin edileceği belirtilerek üretici ve ihracatçılara yönelik teşvik ve destek sağlanmakta olup,gelir stopaj teşviki işçilere sağlanan avantaj olmayıp işverenlerin istihdam maliyetini azaltmaya yönelik teşvik oluşu dikkate alındığında çalışanların bu teşvik unsuru üzerinden hak iddia etmeleri mümkün değildir. Sonuç olarak tahakkuk edecek verginin devlete ait vergi oluşu ve devletinde serbet bölgede faaliyet gösteren işverenler açısından yatırım ve üretimi teşvik için almaktan vazgeçtiği ve terkin edilen bu tutar üzerinde işçinin hakkı bulunmadığından Mahkemece talebin reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi hatalıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 13.09.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Taşeron Şirket İşçisinin İşe İade Davası Açması Ve Kazanması Halinde İşe İadesi

Taseron sirket iscisinin ise iade Davasi Acmasi Ve Kazanmasi Halinde ise iadesi

Taşeron Şirket İşçisinin İşe İade Davası Açması Ve Kazanması Halinde İşe İadesi

Yargıtay

9. Hukuk Dairesi

Esas : 2017/20673

Karar : 2017/8868 

Karar Tarihi : 25/05/2017

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: İŞ MAHKEMESİ

DAVA: Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.  Hüküm süresi içinde davalı ... avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI 

A) Davacı İsteminin Özeti : Davacı vekili; davacının 09.04.2000-19.09.2014 tarihleri arasında ... Havaalanında iletişim reklamcılık bölümünde, reklam panolarının montajı, temizliği, değişimi, tamiri gibi işlerde teknik eleman olarak çalıştığını, bu süreçte bu hizmeti ...'ın verdiği taşeron firma isimleri sürekli değişmiş olsa da davacının ... Havaalanında kesintisiz olarak devam ettiğini, davacı adına sigortadan yapılan araştırmada çalıştığı dönemlerde sürekli farklı farklı taşeron şirketlere sigorta giriş çıkışı yapılmış olduğunu, en son 02.02.2007-19.09.2014 tarihleri arasında taşeron şirket olan ... A.Ş.'de sigortasının görüldüğünü, 16.09.2014 tarihinde, ... Havaalanının, iç hatlar metro katında bulunan ve davalı firmaya tahsis edilmiş olan reklam panosunda, "..." isimli işletmenin reklam afişlerinin, izinsiz ve haksız olarak asıldığı ve bundan davacı sorumlu tutularak iş sözleşmesi 4857 sayılı iş kanunu madde 25/2-e bendi uyarınca 19.09.2014 tarihinde işverence haksız olarak feshedildiğini, davacıya ciddi psikolojik baskı uygulatılarak önceden hazırlanmış olan İbraname imzalattırıldığını ve 14,5 yıldır çalıştığı şirketen hiçbir tazminat ödemeden çıkışının yapıldığını belirterek, davalarının kabulü ile feshin geçersizliğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti : Davalı ... vekili; müvekkili şirket ile diğer davalı ... A.Ş arasında taşeronluk ilişkisinin bulunmadığını, ... Havalimanı’ndaki plazma, televizyon gibi digital tabanlı veya interaktif her türlü ürün ve reklam panolarından ibaret reklam yerlerinin üçüncü şahıslara pazarlanarak kiraya verilmesi için Reklam Yeri Sözleşmesi akdedildiğini, davacının diğer davalı yanında çalıştığını, müvekkil şirket tarafından istihdam edilmemiş olan davacının tazminat ve alacakları yönünden bir sorumluluğu bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı ... A.Ş vekili; müvekkil şirkette çalışan işçi sayısının 30 kişinin altında olduğunu, işyerinde 30'dan az işçi çalışması sebebiyle işe iade talep etme hakkının bulunmadığını, 16.09.2014 tarihinde müvekkil şirket çalışanları tarafından yapılan kontrollerde, müvekkil şirket tarafından işletilmekte olan reklam panolarından ikisinde, şirket tarafından belirlenen görseller yerine müvekkil şirket ile herhangi bir ilgisi olmayan "..." isimli bir işletmeye ait reklam görsellerinin bulunduğunun farkedildiğini, olayla ilgili yapılan araştırma kapsamında ... Havalimanı'nda görev yapmakta olan sorumlu çalışanların savunmasının alındığını, davacının iş akdinin, İş Kanunu 25/2-e maddesine göre haklı nedenle feshedildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti : Mahkemenin önceki kararı Dairemizin 20.05.2015 gün, 2015/7519 Esas, 2015/18179 Karar sayılı kararıyla, davacının gösterdiği tanıklar dinlenerek reklam görsellerini asma yönündeki talimatın fiilen ... tarafından verilip verilmediği, yine davalılar arasındaki sözleşme ve ticaret sicil kayıtları ortakları temsilcilerine ilişkin belgeler getirtilip organik bağ bulunup bulunmadığı araştırılarak davalı ... A.Ş.’nin husumet durumu değerlendirilerek karar verilmesi gerektiği konusunda bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda tanıkların dinlendiği, belgelerin getirtildiği, davalı şirketler arasındaki ilişkinin ve yetkili ...'ın konumunun araştırıldığı, bu bilgilere ve emrin yetkili ...'dan alındığı tespitine göre, davalı işveren tarafından yapılan, iş sözleşmesinin feshine ve davacı işçinin işten çıkarılmasına dair işlemin, İş Hukuku mevzuatına, işten çıkarma usul ve prosedürüne, çalışanlar arasında eşit davranılması ve feshin son çare olması ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmiştir. 

D) Temyiz : Kararı davalı ... A.Ş. vekili temyiz etmiştir. 

E) Gerekçe : Mahkemece bozma sonrası yapılan yargılama, dinlenen tanık beyanları doğrultusunda feshin geçersizliğine karar verilmesi yerindedir.

Ancak mahkemenin önceki kararı davalı ... A.Ş.’nin husumet durumu değerlendirilerek karar verilmesi gerektiği konusunda da bozulmuştur. Mahkemece bozma sonrası şirketlere ilişkin ticari sicil kayıtları getirtilmiş yargılama sonucunda feshin geçersizliğine karar verilmiş ancak işe iadenin hangi işverenliğe yapıldığı yine işe iadenin mali sonuçlarından hangi işverenliğin sorumlu olduğunun belirtilmemesi infazda tereddüte yol açacak nitelikte olup 6100 sayılı HMK’nun 297. maddesine aykırıdır. 

Taraf beyanları, ticaret sicil kayıtları, davalılar arasındaki sözleşme değerlendirildiğinde davalı ... A.Ş.’nin işleticiliğini üstlendiği havalimanında bulunan reklam panolarının üçüncü kişilere kiralanması işini diğer davalıya devrettiği, havalimanındaki reklam panolarının kiralanması işinin havalimanı işleticiliği kapsamında değerlendirileceği ve asıl işin bir bölümü olduğu, asıl işin bir bölümünde “kira sözleşmesi”yle iş alan davalı ...’nin alt işveren sayılacağı, davalılar arasında asıl işveren alt işveren ilişkisi bulunduğu anlaşıldığından davacının davalı ... nezdinde işe iadesine, işe iadenin mali sonuçlarından davalıların müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmalarına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi bozma nedenidir. 4857 sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir. 

HÜKÜM : Yukarıda açıklanan gerekçe ile;

1. Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA, 

2. Davalı alt işveren ... A.Ş. tarafından gerçekleştirilen feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının ... A.Ş. işverenin işyerine İŞE İADESİNE, 

3. Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen davalı alt işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminattan her iki davalının birlikte sorumlu olmak kaydı ile miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 5 aylık brüt ücreti tutarında BELİRLENMESİNE, 

4. Davacı işçinin işe iadesi için davalı alt işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilinin GEREKTİĞİNE, 

5. Alınması gerekli 29,20 TL. karar harcından peşin alınan 25,20 TL. harcın mahsubu ile bakiye 4 TL harcın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile hazineye gelir kaydına,

6. Davacının yaptığı 267,20 TL. yargılama giderinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, davalıların yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, 

7. Temyiz eden sıfatına göre ilk derece mahkemesinin karar tarihindeki AAÜT.si uyarınca belirlenen 1.800,00 TL. ücreti vekaletin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 

8. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgiliye iadesine, 

Kesin olarak oybirliği ile 25/05/2017 günü karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

isyerinin Devri isciye Fesih Hakki Verir Mi ?

İşyerinin Devri İşçiye Fesih Hakkı Verir Mi ?

Konu ile alakalı olarak Yargıtay Hukuk Gene Kurulu'nun vermiş olduğu karar ;

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu         

Esas : 2015/2383

Karar : 2018/1197 

Karar Tarihi : 13.06.2018

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin 2. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.04.2012 gün ve 2010/79 E., 2012/518 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 26.02.2013 gün ve 2012/14953 E., 2013/3825 K. sayılı kararı ile;

“…Davacı işçi, iş sözleşmesinin davalı şirketin işyerini başka bir şirkete kiralaması sebebiyle feshedildiği, feshin geçerli sebebe dayanmadığını, bu sebeple kıdem ve ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, yıllık izin ücreti, genel tatil ve hafta sonu tatili ücretlerinin ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı işveren, davacının iş sözleşmesinin feshedilmediğini, davacının istifa ederek devir alan kurumla iş sözleşmesi yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, bilirkişi raporu doğrultusunda kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık izin ve genel tatil ücreti bakımından davanın kabulüne fazlaya ilişkin talepler bakımından davanın reddine karar verilmiştir.

Kararın kanuni süresi içinde davacı ve davalı vekilleri temyiz etmiştir. 

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-İşyeri devrinin iş ilişkisine etkileri ile işçilik alacaklarından sorumluluk bakımından taraflar arasında uyuşmazlık sözkonusudur. 

İşyeri devrinin esasları ve sonuçları 4857 sayılı İş Kanunu'nun 6. maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen hükümde, işyerinin veya bir bölümünün devrinde devir tarihinde mevcut olan iş sözleşmelerinin bütün hak ve borçlarıyla devralan işverene geçeceği öngörülmüştür. Devir tarihinden önce doğmuş ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlar açısından, devreden işverenle devralan işverenin birlikte sorumlu oldukları aynı 4857 sayılı Kanun'un üçüncü fıkrasında belirtilmiş, devreden işverenin sorumluluğunun devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır. 

4857 sayılı Kanun'un 120. maddesi hükmüne göre, 1475 sayılı Kanun'un 14. maddesi halen yürürlükte olduğundan, işyeri devirlerinde kıdem tazminatına hak kazanma ve hesap yöntemi bakımından belirtilen madde hükmü uygulanmalıdır. Anılan maddeye göre, işyerlerinin devir veya intikali yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli halinde, işçinin kıdemi işyeri veya işyerlerindeki hizmet sözleşmeleri sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanmalıdır. Bununla birlikte, işyerini devreden işverenlerin bu sorumlulukları, işçiyi çalıştırdıkları sürelerle ve devir esnasındaki işçinin aldığı ücret seviyesiyle sınırlıdır.

İşyeri devri fesih niteliğinde olmadığından, devir sebebiyle feshe bağlı hakların istenmesi mümkün olmaz. Aynı şekilde işyeri devri kural olarak işçiye haklı fesih imkânı vermez. 

İşyeri devri halinde kıdem tazminatı bakımından devreden işveren kendi dönemi ve devir tarihindeki son ücreti ile sınırlı olmak üzere sorumludur. 1475 sayılı Kanun'un 14. maddesinin 2. fıkrasında, devreden işverenin sorumluluğu bakımından bir süre öngörülmediğinden, 4857 sayılı Kanun'un 6. maddesinde sözü edilen devreden işveren için öngörülen iki yıllık süre sınırlaması, kıdem tazminatı bakımından söz konusu olmaz. O halde kıdem tazminatı işyeri devri öncesi ve sonrasında geçen sürenin tamamı için hesaplanmalı, ancak devreden işveren veya işverenler bakımından kendi dönemleri ve devir tarihindeki ücret ile sınırlı sorumluluk belirlenmelidir.

Feshe bağlı diğer haklar olan ihbar tazminatı ve kullanılmayan izin ücretlerinden son işveren sorumlu olup, devreden işverenin bu işçilik alacaklarından herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

İşyerinin devredildiği tarihe kadar doğmuş bulunan ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücretlerinden 4857 sayılı Kanun'un 6. maddesi uyarınca devreden işveren ile devralan işveren müştereken müteselsilen sorumlu olup, devreden açısından bu süre devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlıdır. Devir tarihinden sonraki çalışmalar sebebiyle doğan sözü edilen işçilik alacakları sebebiyle devreden işverenin sorumluluğunun olmadığı açıktır. Bu bakımdan devirden sonraya ait ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücreti gibi işçilik alacaklarından devralan işveren tek başına sorumlu olacaktır. 

Somut olayda, işyeri devri söz konusu olup davacı ara vermeksizin devralan şirkete bağlı olarak aynı işverene ait işyerinde çalışmaya devam ettiğinden feshe bağlı ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin alacağını isteyemez. Anılan tazminat ve alacakların reddi yerine kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir...”

gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesinin işyerinin kiralanması nedeniyle işverence feshedildiğini, yeni işyerinde işe başlayabilmek için ibraname imzaladığını, kıdem tazminatına mahsuben kısmi ödeme yapıldığını belirterek işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili davacının iş sözleşmesinin feshedilmediğini, işyerinin devredildiğini ve davacının devredilen işyerinde çalışmaya devam ettiğini, çalışması devam edenler yönünden tüm borçların yapılan protokol uyarınca devralan tarafından üstlenildiğini, belirli süreli sözleşme ile çalışan davacının ihbar ve kıdem tazminatlarına hak kazanamadığını, kısmi ödemenin mağdur olmamaları için iyi niyetle yapıldığını, tüm hakların ödendiğine dair ibraname bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece işyerini devreden davalı işveren ile işyerini devralan dava dışı şirket arasındaki protokolün ''devredenin yükümlülükleri” başlıklı bölümlerinin (h) bendi ve (c) bendi ile dosyada bulunan ve davacının gerçek iradesini yansıtmayan istifa belgesi birlikte değerlendirildiğinde davacının devreden davalı işveren yanındaki hak ve alacaklarının tasfiye edildiği, davalı işverenin işyerinin devrinden ve tasfiyesinden sonra davacıya kıdem tazminatı ödemesi yapıldığını ve davacının işverenliği ibra ettiği yolundaki çelişkili savunmalarının istifa ve ibranameye itibar edilemeyeceği kanaatini oluşturduğu, bu nedenle davalı işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini ispat edemediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. 

Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece devreden işveren tarafından işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesi hâlinde, yapılan fesih bildirimi ile iş ilişkisi sona ereceğinden işçinin daha sonra devralan işveren yanında çalışmasının yeni bir iş sözleşmesi olduğu, bu durumda işçinin feshe bağlı işçilik hakları olan kıdem ve ihbar tazminatları ile izin ücretini talep edebileceği, davaya konu somut olayda davalı devreden işverenin işçinin iş sözleşmesini tasfiye edilmek suretiyle sonlandırdığı belirtilerek ve önceki gerekçeler de eklenmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. 

Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda davalı işveren ile dava dışı şirket arasında işyeri devrinin bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının feshe bağlı işçilik alacakları olan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin alacaklarına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır.

İşyeri devrinin esasları ve sonuçları 4857 sayılı İş Kanunu'nun 6’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen hükümde, işyerinin veya bir bölümünün devrinde devir tarihinde mevcut olan iş sözleşmelerinin bütün hak ve borçlarıyla devralan işverene geçeceği öngörülmüştür. Devir tarihinden önce doğmuş ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlar açısından, devreden işverenle devralan işverenin birlikte sorumlu oldukları aynı Kanunun üçüncü fıkrasında belirtilmiş, devreden işverenin sorumluluğunun devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır. 

İşyeri devrinin temel ölçütü, ekonomik birliğin kimliğini korunmasıdır. Avrupa Adalet Divanı kararlarına göre, maddî ve maddî olmayan unsurların devredilip devredilmediği ve devir anındaki değeri, işgücünün devri, müşteri çevresinin devri, işyerinde devirden önce ve sonra yürütülen faaliyetlerin benzerlik derecesi, işyerinde faaliyete ara verilmişse bunun süresi, işyeri devrinin kriterleri arasında kabul edilmektedir (Süzen, v. Zehnacker Krankenhausservice, Case 13/95, 1997, ECR I-1259. ; Spijkers v. Benedik, Case 24/85, 1986, ECR 1119.).

İşyeri devrinin tarafların fesih hakkına etkisi 4857 sayılı İş Kanunu’nun 6’ıncı maddesinin beşinci fıkrasında düzenlenmiştir. Bu fıkraya göre “Devreden veya devralan işveren iş sözleşmesini sırf işyerinin veya işyerinin bir bölümünün devrinden dolayı feshedemez ve devir işçi yönünden fesih için haklı sebep oluşturmaz. Devreden veya devralan işverenin ekonomik ve teknolojik sebeplerin yahut iş organizasyonu değişikliğinin gerekli kıldığı fesih hakları veya işçi ve işverenlerin haklı sebeplerden derhal fesih hakları saklıdır.”

İşyerinin devri sonucunda iş sözleşmesi yeni işverenle devam ettiğine diğer bir deyişle iş ilişkisi sona ermediğine göre işçi fesihten doğan her bir hakkı, bu arada kıdem tazminatını talep edemez. 

Anılan maddede devreden veya devralan işverenlerin ya da işçinin sırf işyerinin veya işyerinin bir bölümünün devri nedenine dayanarak iş sözleşmesini haklı sebeple feshedemeyecekleri düzenlenmiştir. Başka bir anlatımla, işyerinin devrini fesih için haklı neden olarak kullanmaları mümkün değildir. Taraflar bu nedene dayanarak iş sözleşmesini derhal feshederlerse, haksız fesih yapmış olurlar ve buna ilişkin hukuki sonuçlar doğar (Süzek, S: İşyeri Devri ve Hukuki Sonuçları, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:15, Özel S., Yıl:2013 (Basım yılı 2014), s. 320, 321).

Belirtilmelidir ki, işyeri devri hâlinde kıdem tazminatı bakımından devreden işveren kendi dönemi ve devir tarihindeki son ücreti ile sınırlı olmak üzere sorumludur. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 120’nci maddesi hükmüne göre hâlen yürürlükte olan 1475 sayılı Kanun'un 14’üncü maddesinin ikinci fıkrasında, devreden işverenin sorumluluğu bakımından bir süre öngörülmediğinden, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 6’ncı maddesinde sözü edilen devreden işveren için öngörülen iki yıllık süre sınırlaması, kıdem tazminatı bakımından söz konusu olmaz. O hâlde, anılan hükme göre işyerlerinin devir veya intikali yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli hâlinde işçinin kıdemi ve buna bağlı olarak kıdem tazminatı işyeri veya işyerlerindeki hizmet akitleri sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanmalıdır. Bununla birlikte, işyerini devreden işverenlerin bu sorumlulukları, işçiyi çalıştırdıkları sürelerle ve devir esnasındaki işçinin aldığı ücret seviyesiyle sınırlıdır.

Açıklanan bu maddi ve hukuki olgular ışığında somut uyuşmazlık değerlendirildiğinde, 08.09.2009 tarihli protokol uyarınca işyerinin kira sözleşmesi kapsamında işletilmek üzere davalı işveren tarafından dava dışı şirkete devredildiği, davacı işçinin aynı işyerinde devralan şirkette çalışmaya devam ettiği, işçiye karşı işverence bir fesih bildirimi yapılmadığı hususları gözetildiğinde davacının çalıştığı işyerinin dava dışı şirkete devrinin 4857 sayılı İş Kanunu'nun 6’ncı maddesi kapsamında işyeri devri niteliğinde olduğu kabul edilmiştir.

İşyerinin devrinin davacıya fesih hakkı tanımadığı, kısmi kıdem tazminatı ödemesinin işyerinin devrini ortadan kaldırmayacağı, davacı devralan yanında çalışmasını devam ettirdiğinden ortada geçerli bir istifa bulunmadığı ve işyerinin devri nedeniyle feshe bağlı hakların istenmesinin mümkün olmaması karşısında, davacının feshe bağlı olan ihbar ve kıdem tazminatları ile yıllık izin alacağı taleplerinin reddine karar verilmesi gerekmektedir. 

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.12.2014 gün, 2013/22-1320 E., 2014/993 K. sayılı kararında da aynı ilkeler kabul edilmiştir. 

Hâl böyle olunca; mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 13.06.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Şirkette Bölge Müdürü Olarak Çalışan Kişi İşe İade Davası Açabilir Mi ?

sirkette Bolge Muduru Olarak calisan Kisi ise iade Davası Acabilir Mi ?

Şirkette Bölge Müdürü Olarak Çalışan Kişi İşe İade Davası Açabilir Mi ?

Konu ile alakalı karar Yargıtay 22. Hukuk Dairesinde alınmıştır. Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin Kararı ;

Yargıtay

22. Hukuk Dairesi 

Esas : 2018/11146

Karar : 2018/18819 

Karar Tarihi : 13.09.2018

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: İş Mahkemesi

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı vekili; feshin geçerli bir sebebi bulunmadığını ve asıl işverenin ..AŞ olduğunu öne sürerek feshin geçersizliğinin tespiti ile davacının işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir .

Davalılar iki şirketin farklı olduğunu savunarak davanın reddini talep etmişlerdir.

Mahkemece, davalı ....AŞ yönünden davanın husumet sebebiyle reddine; diğer davalı şirket yönünden ise davanın kabulü ile feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine yönelik hüküm kurulmuş; davalı vekilinin mahkeme kararının bozulmasına yönelik talebi ile dosya incelenerek; Dairemizce, davalılar arasındaki ilişki netleştirilerek buna göre fesih tarihindeki işçi sayısının belirlenmesi ve davacının işveren vekili olup olmadığının araştırılması gerektiği gerekçesiyle bozma yapılmıştır. 

Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, davalılardan ... ve .... ve Tic. A.Ş. yönünden husumetten ret; ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş. bakımından ise davacının işveren vekili olduğu, işçi sayısının ise 27 olduğu bu nedenler ile iş güvencesi hükümlerinden yararlanmasınun mümkün olmadığı gerekçesiyle ret kararı verilerek davanın reddine karar verilmiştir. 

Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece davalılar arasında organik bir bağ olmadığı, birlikte sorumlu tutulmalarını gerektirecek hukuki bir ilişki buunmadığı, davalılar arasında sadece ticari ilişki olduğu kabul edilmiş ise de; varılan sonuç dosya içeriği ile örtüşmemektedir. 

Davacı 25.11.2010-28.09.2011 tarihleri arasında kayden davalı ... Form A.Ş. bünyesinde çalışmıştır. Dosya içinde bulunan bilgi ve belgeler ile taraf tanık anlatımları incelendiğinde, fesih bildiriminde ... Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş. yetkilisinin onayı bulunduğu; iki şirketin yönetim kurulu üyelerinin ortak olduğu, davalıların ...’daki adreslerinin aynı olduğu, davalı ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş.’nin sattığı malzemelerin %80-90 ını diğer davalı ...Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş.’den aldığı, ... isimli kişinin davalı ... ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş.’nin genel müdür yardımcısı, davalı ... Form şirketinin ise Yönetim Kurulu üyesi olduğu, davalı ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş. işçilerinin davacının çıkarılmasından sonra emir ve talimatları bu kişiden aldıkları, davalı ... Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş.’nin davalı ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş.’ye Lojistik Ve İnsan Kaynakları desteği sağladığı, davalı ... Form..AŞ çalışanlarının ücretlerinin davalı ...Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş. tarafından yatırıldığı, satış primlerinin ... Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş. tarafından belirlendiği ve hesaplara yatırıldığı anlaşılmaktadır. davacının dava dilekçesinde eklediği iç yazışmalarda, davalı ... Form kağıt San. Paz. ve Tic. A.Ş. bünyesinde işe başlayan işçilere davalı ... ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş.’nin ‘’aramıza hoşgeldiniz’’ dediği, davacının davalı ...ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş. tarafından ‘

... Form Bölge Müdürü ‘’ olarak takdim edildiği, davacı ile olan işe giriş esnasındaki yazışmalarda, davalı ... Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş. yetkililerinin ‘’kurumumuz ... Form bünyesinde işe başlıyorsunuz ‘’ şeklinde yazıları bulunduğu görülmektedir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde davalılar arasında organik bağ bulunduğu ve davacının her iki davalı tarafından birlikte istihdam edildiğinin kabulünün dosya içeriğine uygun olacağı kanaatine ulaşılmıştır.

Fesih tarihi itibariyle işverence otuz veya daha fazla işçi çalıştırılıp çalıştırılmadığı ve dolayısıyla davacının işgüvencesi kapsamında kalıp kalmadığının da incelenmesi gerekmekte olup normatif dayanak 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18.maddesidir

4857 sayılı İş Kanunu'nun 18.maddesinin birinci fıkrasına göre iş güvencesi hükümlerinden yararlanmak için otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerinde çalışmak gerekir. İşçi sayısına ilişkin bu hüküm nispi emredici olduğundan, daha az işçi sayısını öngören sözleşme hükümleri geçerli kabul edilmektedir. 

4857 sayılı İş Kanunu'nun 2/2 maddesine göre, İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır. İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. 

Davalılar arasında organik bağ bulunduğu ve davacının davalı şirketlerce birlikte istihdam edildiği dikkate alındığında, her iki şirketin fesih tarihi itibariyle işçi sayısının yasanın aradığı otuz işçi sayısını aştığı anlaşıldığından davacının bu nedenle iş güvencesi hükümlerinden yararlanmasını engelleyen bir durum bulunmadığı anlaşılmaktadır. 

4857 sayılı İş Kanunu'nun 18.maddesi uyarınca işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi için bir diğer koşul işçinin işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları veya işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekili konumunda bulunmamasıdır. 

İş güvencesinden yararlanamayacak işveren vekilleri herşeyden önce, işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ile yardımcıları olduğuna göre, işletmenin tümünü yöneten genel müdürler ile yardımcıları iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacaktır. Ancak belirtelim ki, işyerinde genel veya genel müdür yardımcısı unvanının kullanılması tek başına iş güvencesi kapsamı dışında bulunma sonucunu doğurmaz. Önemli olan, kendisine temsil yetkisi verilip verilmediği ve işletmenin bütününü yönetip yönetmediğidir; bu hususta görev tanımı ve konumuna bakmak gerekir.

İş güvencesinden yararlanamayacak işveren vekillerinin ikinci grubunu, işletmenin değil de işyerinin bütününü yöneten ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleridir. Buna göre,işletmenin bütününü sevk ve idare edenler, başka bir şart aranmaksızın işveren vekili sayılırken; işletmenin değil de işyerinin bütünü sevk ve idare edenlerin 18'nci madde anlamında işveren vekili sayılabilmesi için ilave olarak, işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisini haiz olması şartı aranır. İşyerinin tümünü sevk ve idare ile işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi katlanmış olarak, birlikte aranır. Dolayısıyla bir banka şubesi ile fabrika müdürü, işyerini sevk ve idare etmekle beraber, özgür iradesi ile işçi alma ve işten çıkarma yetkisi yoksa İş Kanunu'nun 18'nci maddesi anlamında işveren vekili sayılmaz. İş güvencesinden yararlanır. Aynı şekilde, işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan insan kaynakları müdürü ile personel müdürü, işyerinin tümünü yönetmediğinden iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilecektir.

Somut uyuşmazlık yönünden davacının durumu incelendiğinde,dosyaya sunulan belgelerden ve tanık beyanlarından anlaşıldığı üzere, davacının davalı ... Form Kağıt San. Paz. ve Tic. A.Ş. 2. Derecede imzaya yetkili müdür olup işçi alma ve çıkarma konusunda kendisinden görüş alınmakla birlikte son yetkilinin kendisi olmadığı, işçi alma ve çıkarmada son yetkilinin davalı ... Basım ve Kırtasiye San. ve Tic. A.Ş.’nin insan kaynakları olduğu davalının iş güvencesi hükümlerinden yararlanmasına engel bir durumun olmadığı tespit edilmiştir. 

Davacının iş sözleşmesi 4857 sayılı Kanun'un 17. maddesi uyarınca feshedilmiş olup feshin geçerli bir nedene dayandığı da ispatlanamamıştır. 

Şu halde, davacının davalı ... Form Kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş.'ye işe iadesine karar verilerek, işe iadenin mali sonuçlarından davalıların birlikte sorumlu tutulmasına karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın reddedilmiş olması hatalıdır. 

Belirtilen sebeplerle, Mahkeme kararının 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve usuli kazanılmış haklar ve temyiz eden davalının hak alanları da gözetilerek aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM : Yukarıda açıklanan gerekçe ile;

1- ... 13. İş Mahkemesi'nin 21.09.2017 tarih, 2015/203 Esas ve 2017/386 Karar sayılı kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. Davalı ... Form kağıt San. Paz. ve Tic. A.Ş. tarafından gerçekleştirilen FESHİN GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının davalı ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş.'ye ait işyerine İŞE İADESİNE, 

3.Davacının yasal süresi içinde başvurusuna rağmen davalı işveren ... Form...AŞ tarafından süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminattan davalılar müştereken ve müteselsilen sorumlu olmak kaydı ile miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 4 aylık brüt ücreti tutarında belirlenmesine, 

4.Davacı işçinin işe iadesi için davalı ... Form kağıt San. Paz. Ve Tic. A.Ş. tarafından süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilinin gerektiğine, 

5. 492 sayılı Harçlar Kanunu gereğince karar tarihinde alınması gereken 35,90 TL harçtan peşin alınan 18,40 harcın mahsubu ile bakiye 17,50 harcın davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak hazineye gelir kaydına,

6. Davacı tarafından yapılan 421,40 TL yargılama masrafının davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, davalıların yapmış olduğu yargılama giderlerinin üzerlerinde bırakılmasına,

7. Karar tarihinde yürürlükte bulunan ... göre belirlenen 2.180,00 TL avukatlık ücretinin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, 

8. Artan gider avansının ilgilisine iadesine,

9. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davacıya iadesine, oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Emeklilik Sebebi İle İş Akdini Fesheden İşçi Başka Yerde Çalışırsa Kıdem Tazminatını İade Etmeli Mi ?

Emeklilik Sebebi ile is Akdini Fesheden isci Baska Yerde calisirsa Kidem Tazminatini iade Etmeli Mi ?

Emeklilik Sebebi İle İş Akdini Fesheden İşçi Başka Yerde Çalışırsa Kıdem Tazminatını İade Etmeli Mi ?

Konu ile alakalı olarak Yargıtay 22. Hukuk Dairesi'nin vermiş olduğu kararında işçi lehine karar vermiştir. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi'nin almış olduğu o karar ;

Yargıtay

22. Hukuk Dairesi

Esas : 2015/27869

Karar : 2018/8778 

Karar Tarihi : 17/04/2018

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: İş Mahkemesi

DAVA TÜRÜ: İSTİRDAT

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı vekilince istenilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 17/04/2018 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalı asil ve davalı vekili Avukat . ... ile karşı taraf adına vekili Avukat ... geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor sunuldu, öncelikle ek karar yönünden dosyanın incelenmesi sonucunda; 

Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir. Mahkemenin 09/09/2015 tarihli ek kararıyla, davalı vekilinin 05/04/2012 tarihli dilekçesiyle temyiz hakkından feragat ettiği gerekçesiyle, temyiz talebinin reddine karar verilmiştir. 

Ek karar da süresi içerisinde davalı vekilince temyiz edilmiştir. 

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 321. maddesinin 2. fıkrasında, "Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hallerde, hakim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir." hükmü düzenlenmiştir. Bu sebeple, basit yargılamada 6100 sayılı Kanun'un 297/2. maddesindeki unsurları taşıyan hükmün, 6100 sayılı Kanun'un 321. maddesi uyarınca gerekçeli olarak açıklanması zorunludur. 

Somut olayda, Mahkemece, esas hakkındaki nihai karar taraflar vekillerinin hazır olduğu 29/03/2012 tarihli celsede tefhim edilmiştir. Tefhim edilen kararda, gerekçe açıklanmamıştır. Henüz gerekçeli kararın tebliğ edilmediği 05/04/2012 tarihinde, davalı vekili dilekçe sunarak kararı temyiz hakkından feragat ettiğini bildirmiştir. Takip eden safhada ise, 18/08/2015 tarihinde gerekçeli kararın davalı vekiline tebliğ edilmesi üzerine, davalı vekili 19/08/2015 havale tarihli dilekçesiyle kararı temyiz etmiştir. 

Karar, 29/03/2012 tarihli celsede taraflar vekillerine tefhim edilmiş ise de, hükme ilişkin tüm hususlar gerekçesi ile birlikte açıklanmadığından, tefhim, 6100 sayılı Kanunun 321. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca usulsüzdür. Bu halde, temyiz süresi gerekçeli kararın tebliğinden itibaren başlayacaktır. Henüz gerekçeli kararın tebliğ edilmediği bir tarihte gerçekleşen temyizden feragat ise, doğmamış haktan vazgeçilemeyeceği kuralı dikkate alındığından geçersizdir. Anılan sebeplerle, davalı vekilinin temyizi süresinde ve geçerlidir. Mahkemece, davalı vekilinin temyiz isteminin reddine dair tesis edilen ek karar usul ve kanuna aykırı olduğundan, davalı vekilinin ek karara yönelik temyiz isteminin kabulü ile 09/09/2015 tarihli ek kararın BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA karar verildi. Dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 

YARGITAY KARARI

Davacı vekili, müvekkili işverene ait işyerinde çalışan davalı işçinin iş sözleşmesini yaş dışında kalan emeklilik koşullarını sağlaması sebebiyle yazılı dilekçeyle feshettiğini, müvekkilince davalıya 28.812,36 TL tutarında kıdem tazminatı ödendiğini, ancak daha sonra öğrenildiği üzere, işçinin fesihteki gerçek sebebinin başka bir işyerinde çalışmak amacını taşıdığını, hakkın kötüye kullanımı sebebiyle kıdem tazminatının haksız yere ödendiğini ileri sürerek, ödenen meblağın ödeme tarihinden itibaren kanuni faiziyle birlikte tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 

Taraflar arasında, iş sözleşmesinin işçi tarafından yaş dışında kalan emeklilik koşullarını sağlaması sebebiyle feshedilip feshedilmediği ve buna göre kıdem tazminatı hakkının doğup doğmadığı konularında uyuşmazlık bulunmaktadır.

4857 sayılı İş Kanunu'nun 120. maddesi uyarınca yürürlüğü devam eden mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesinin birinci fıkrasının dördüncü bendinde, işçinin bağlı bulunduğu kurum veya sandıktan yaşlılık, emeklilik veya malullük aylığı yahut toptan ödeme almak amacıyla ayrılması halinde, kıdem tazminatına hak kazanılabileceği hükme bağlanmıştır. O halde anılan hüküm uyarınca, fesih bildiriminde bulunulabilmesi için işçinin bağlı bulunduğu kurum veya sandıktan yaşlılık, emeklilik, malullük ya da toptan ödemeye hak kazanmış olması şarttır.

Mülga 1475 sayılı Kanun'un 14. maddesinin birinci fıkrasının (5) numaralı bendinde, işçinin emeklilik konusunda yaş hariç diğer şartları yerine getirmesi halinde kendi isteği ile işten ayrılması imkanı tanınmıştır. Başka bir anlatımla, sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını tamamlayan işçi, yaş şartı sebebiyle emeklilik hakkını kazanamamış olsa da, anılan bent gerekçe gösterilmek suretiyle iş yerinden ayrılabilecek ve kıdem tazminatına hak kazanabilecektir. Ancak, işçinin iş yerinden ayrılmasının yaş hariç emekliliğe dair diğer kriterleri tamamlaması üzerine çalışmasını sonlandırması şeklinde gelişmesi ve bu durumu işverene bildirmesi gerekir.

Somut olayda, davalı işçi, davacı işverene sunduğu 24/01/2011 tarihli dilekçesiyle, iş sözleşmesini yaş dışında kalan emeklilik koşullarını sağladığı gerekçesiyle feshetmiştir. Fesih bildirimi ekinde, koşulların sağlandığına ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınan belge sunulmuştur. Davacı işverence de, davalı işçiye 28.812,36 TL kıdem tazminatı ödemesi yapılmıştır. 

Hizmet döküm cetvelinde, davacının 09/02/2011 tarihinde dava dışı bir işverene ait işyerinde işe girdiği kayıtlıdır. 

Mahkemece, davalı işçinin fesihten kısa süre sonra başka bir işyerinde çalışmaya başlamış olduğuna dikkat çekilerek, feshin hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olduğu kabul edilmiş ve bu sebeple de işverence ödenen kıdem tazminatının, davalı işçiden tahsiline karar verilmiştir. 

İşçinin, iş sözleşmesini emeklilik sebebine dayalı olarak feshetmesine rağmen, başka bir işte çalışmaya başlamasının kanuni hakkın kötüye kullanımı olup olmadığı uyuşmazlığın çözümü açısından tartışılması gereken noktayı oluşturmaktadır.

İşçinin emeklilik sebebi ile iş sözleşmesini feshetmesinden sonra, yeniden çalışmasını gerektirecek durumlar ortaya çıkabileceği gibi, işçinin bu hakkını kendisi için daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini düşündüğü bir başka iş yerinde çalışma amacı ile de kullanması mümkündür. Mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14/1-5 maddesindeki düzenleme açısından, kanun koyucunun amacının, işçinin çalışma yaşamını aktif olarak sonlandırması olduğundan bahsedilemez. Çalışmakta olduğu iş yerinde yıpranmış olan ve bu arada sigortalılık yılı ile prim ödeme süresine ilişkin yükümlülüklerini tamamlayan işçinin, kendisi için çalışma şartlarının daha olumlu olduğunu düşündüğü bir iş yerinde çalışma amacı ile bu hakkını kullanması halinde, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde öngörülen dürüstlük kuralına aykırı davranmış olduğu kabul edilemez. Kanunen tanınmış emeklilik sebebiyle fesih hakkının kullanması ile birlikte kıdem tazminatına hak kazanılacağının kabulü gerekir. İşçinin hangi amaçla bu hakkı kullandığı, kıdem tazminatına hak kazanması açısından önem arz etmemektedir. Anılan sebeple, davalı işçinin kıdem tazminatına hak kazandığı, işverence de kıdem tazminatının ödendiği ve ödemenin yersiz olmadığı anlaşılmaktadır. Bu halde, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, davalı yararına takdir edilen 1.630,00 TL duruşma vekalet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 17/04/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

5/5

Kisiyi Hurriyetinden Yoksun Kilma ve Cinsel Saldiri

Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma ve Cinsel Saldırı

Yargıtay

Ceza Genel Kurulu 

Esas : 2009/146

Karar : 2009/195 

Karar Tarihi : 07.07.2009

YAĞMA 

ZORLA ALIKOYMA 

ZORLA IRZA GEÇME 

Zorla alıkoyma, zorla ırza geçme ve yağma suçlarından hükümlü O.... H... hakkında, yapılan uyarlama yargılaması sonucunda, zorla kaçırma ve zorla ırza geçme suçlarından uyarlama yapılmasına yer olmadığına, yağma suçu yönünden ise 5237 sayılı TCY’nın 148/1 maddesi uyarınca 6 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, yağmaya konu malın değeri ve TCY’nın 61/1-d maddesi nazara alınarak ceza tertip edildiğinden ayrıca TCY’nın 150/2. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına, hapis cezası tamamlanıncaya kadar TCY’nın 53/1. maddede sayılan haklardan yoksun bırakılmasına ilişkin, B.......5. Ağır Ceza Mahkemesince 10.11.2005 gün ve 325-238 sayı ile verilen kararın, hükümlü müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 20.02.2006 gün ve 514-926 sayı ile; 

“Zorla kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve cinsel saldırı suçlarından değerlendirme yapılırken 5252 sayılı Yasanın 9/3. ve CMK’nun 34 ve 230. maddelerine uygun olarak lehe olan hükmün; önceki ve sonraki kanunların bütün hükümlerinin olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçlarının birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenmesi ve her iki kanunla ilgili uygulamanın denetime olanak verecek şekilde kararda gösterilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 

Hükümlü hakkında yağma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 148/1. maddesi uyarınca yeniden hüküm kurulurken, suça konu malın değerinin azlığı nazara alınıp, lehine 5237 sayılı TCK’nun 150/2. maddesinin tatbiki gerektiğinin düşünülmemesi gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. 

Yerel Mahkeme ise, 23.06.2006 gün ve 325-238 sayı ve özetle ilk bozma nedenine uymuş, ikinci bozma nedenine karşı, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin kararlarına dayanarak önceki hükümde direndiğini bildirmiş, ancak bu kez hükümlünün, cinsel saldırı suçundan 5237 sayılı TCY’nın 102/2. maddesi uyarınca 7 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, özgürlüğü kısıtlama suçundan 5237 sayılı TCY’nın 109/2-5. maddesi uyarınca 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, yağma suçundan da önceki hükümde olduğu gibi 5237 sayılı TCY’nın 148/1. maddesi uyarınca 6 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, yağmaya konu malın değeri ve TCY’nın 61/1-d maddesi nazara alınarak ceza tertip edildiğinden ayrıca TCY’nın 150/2. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına, hapis cezası tamamlanıncaya kadar TCY’nın 53/1. maddede sayılan haklardan yoksun bırakılmasına karar vermiştir. 

Bu kararın da hükümlü müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay C.Başsavcılığının eylemli uyma nedeniyle dosyanın Özel Daireye gönderilmesi, Özel Dairece yapılacak inceleme yönünden onama istekli 22.06.2009 gün ve 231121 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. 

TÜRK MİLLETİ ADINA 

CEZA GENEL KURULU KARARI 

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 5237 sayılı TCY’nın 150/2. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. 

Ancak, incelenen dosya içeriğine göre; 

Yerel Mahkemenin uyarlamaya ilişkin ilk kararı gerekçesiz olup, doğrudan uygulamayı içermektedir. Nitekim Özel Dairenin ilk bozma nedeni de bu hususa ilişkindir. Bozmadan sonra yapılan yargılamada ise, ilk hükümde yer almayan yeni gerekçeler gösterilmiş ve ilk hükümden farklı yeni bir hüküm verilmiştir. 

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış kararlarında vurgulandığı üzere, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi; 

a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak, 

b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak, 

c)Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak, 

d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak, 

Suretiyle verilen hüküm; özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir. 

Somut olayda, Yerel Mahkemece ilk hükümde, sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 150/2. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilirken, herhangi bir gerekçe gösterilmediği halde, bu kez gerekçe gösterilmek suretiyle karar verilmiştir. İlk hükümde bulunmayan bu husus Özel Dairece denetlenmemiş olup, bu konuların ilk kez Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmesine yasal olanak bulunmamaktadır. 

Bu itibarla Yerel Mahkemenin son uygulaması özde direnme kararı olmayıp, eylemli uyma sonucunda verilen yeni hüküm niteliğinde olduğundan, dosyanın eylemli uyma nedeniyle temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir. 

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 

Saptanan eylemli uyma nedeniyle dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.07.2009 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Gaziantep Avukatlık Ofisimizde, Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, iş Davası Avukatı, İdari Dava Avukatı olarak faaliyetlerinin yanında Uzman Arabulucu olarak ihtiyari ve zorunlu arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Ofisimiz Gaziantep dışında, Kahramanmaraş, Kilis ve Şanlıurfa'da da dava takibi yapmaktadır.

© Copyright 2004-2021 
Avukat Ali Tümbaş - Her hakkı saklıdır.
Call Now Buttonenvelopephone-handsetmap-marker
Whatsapp
Avukata Soru Sor
Merhaba,
Hukuki sorularınız için bizim ile iletişime geçebilirsiniz.
linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram