Gaziantep Avukat Ali Tümbaş Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Avukatı

Hakim İnsana, Tabiata, Gerçeğe, Olanağa Sırt Çevirmeden Uyuşmazlığa İnsan Kokusu Taşıyan Bir Çözüm Getirmek Zorundadır

Hakim İnsana, Tabiata, Gerçeğe, Olanağa Sırt Çevirmeden Uyuşmazlığa İnsan Kokusu Taşıyan Bir Çözüm Getirmek Zorundadır

Özet : Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu “beşeri karine”ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa “insan kokusu” taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.

Yargıtay

1.Hukuk Dairesi

Esas : 976/9370

Karar : 1976/13138

Karar Tarihi : 31.12.1976

Hakim,Tabiata,Olağana,gerçeğe uygun bir biçimde; Katı kalpler ve katı kalıplar içerisinde sıkışıp kalmadan, uyuşmazlığa İNSAN KOKUSU taşıyan bir çözüm getirmek zorundadır.Davacı (A) iki parça taşınmazını oğlu (S) ile torunu (B)’ye ölünceye kadar bakma şartıyla bağışlamıştır. Davacı oğlu (S)’nin Haziran 1975 de ölmüş bulunmasından ötürü adı geçenin mirasçılarını hasım gösterip “Ölüm” nedenine dayanmak ve öteki davalı (B) aleyhinde ise “Bakma Borcunu” yerine getirmediğini ileri sürmek suretiyle ölünceye kadar bakma sözleşmesinin “fesih” edilmesini istemiştir.Yapılan bu açıklama gereksiz değildir. Davanın iki ayrı yönü ve nedeni olduğu halde mahkemece bunlar birbirinden ayırt edilmeden davacıya bakıldığından bahisle dava reddedilmiştir. Uyuşmazlıkta, (S) mirasçılarına yöneltilen davada Borçlar Kanununun 518 inci maddesine dayanılmak ve (B)’nin hasım tutulduğu bölümde ise aynı Kanunun 517 inci maddesine istinat edilmek suretiyle iki ayrı yasal nedenle sözleşmenin feshi istenilmiştir. Davacı sahip olduğu iki parça taşınmazın ½ payını oğlu (S)’ye ½ payını da torunu (B)’ye bakma şartıyla bağışlamıştır. Sözleşmede bağışlamanın her iki davalı tarafından “birlikte” yapılması yolunda bir kayıt mevcut değildir. Teselsül söz konusu olmadığına göre her iki akid tek başlarına davacıya karşı bakma yükümlülüğünü üstlerine almışlardır. Davacı, akitlerin her birinden bakma şartına riayet etmelerini ayrı ayrı isteyebilir.1- Sözleşme gereğince davacıya karşı ölünceye kadar bakma yükümlülüğünü üstüne alan (S) öldüğüne göre davacı Borçlar Kanununun 518 inci maddesine dayanarak borçlunun mirasçılarından sözleşmenin feshini isteyebilir. Ölüm vaki olduğu takdirde alacaklı, ölen borçlu yerine mirasçılarının kendisine bakmalarını kabullenmek zorunda değildir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinde “Ölüm Hali” ayrı ve özel bir fesih nedenidir.Borçlu (S) 1975 yılı Haziran ayında ölmüştür. Adı geçenin mirasçıları hakkındaki bu dava ise Eylül 1975 tarihinde açılmıştır. Ölümden sonra 1 yıl geçmeden fesih isteğiyle açılan davanın Borçlar Kanununun 518 inci maddesinde öngörülen biçimde incelenmesi gereklidir. Davanın (S) mirasçılarıyla ilgili bölümünün, 05/06/1957 gün ve 22 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca “borçlunun iflası halinde iflas masasından isteyebileceği miktara eşit olan bir paranın alacaklıya verilmesi” suretiyle kabul edilmesi gerekli olduğu düşünülmeden yasaya aykırı düşen bazı düşüncelerle reddedilmesi yolsuzdur.2- Davacının, davalılardan (B)’ye karşı iki isteği vardır. (B)’nin (S)’nin mirasçısı olmak sıfatıyla sorumlu olduğu yöne ilişkin çözüm yolu yukarı bentte açıklanmıştır.(B) ayrıca, tek başına davacıya karşı ölünceye kadar bakma ödevini de üstüne almıştır. Davalı (B) Ordu da çalışan ve işi gereği memleketin değişik yerlerinde oturan bir kişidir. Davalı ara sıra Eskişehir’e uğramakta ve bir formaliteyi yerine getirmek üzere davacıyı yoklamaktadır. Zorunlu ve isteksiz bir hatır sormaktan öteye gitmeyen bu yoklamaların taraflar arasındaki sözleşmede öngörülen “Bakma” niteliğini taşımadığı açıktır. (B)’nin babaannesi olan davacıya yükümlü olduğu bakma borcunu yerine getirmek isteğiyle yanına çağırdığı ve birlikte oturmaya davet ettiği, bu konuda istekli ve candan ve içten bir davranışta bulunduğu tespit edilmiş değildir.1305 doğumlu olan ve yaş merdiveninin 90. basamağına tırmanmak üzere bulunan davacının yaşantısını geçirdiği Eskişehir’den ayrılmak ve torunu davalı (B)’nin peşinden diyar diyar dolaşmak güç ve arzusu olmadığı gibi kendisinden böyle bir harekette bulunmasını da isteyen yoktur. Pek çok örneği olduğu gibi davacı yakınlarının ilgisinden yoksun kalmış ve son demlerini yalnız başına yaşamağa terkedilmiş bir kişidir. Davacı “Bakılan” değil yalnızlığa “bırakılan” ve düzenlenen sözleşmeye rağmen torunundan umduğunu bulamayan yaşlı bir ninedir.Türkiye’de ölünceye kadar bakma sözleşmesinin amacına uygun olarak işlemediği acı bir vakıadır. Bu sözleşme çok kez mirasçılardan bazılarının miras haklarından yoksun bırakmak, bazen tatlı vaatlerle yaşlı bir kimse aldatılıp kandırılarak onun maddi varlığını ele geçirmek için kullanılan bir haksızlık ve gasp aracı haline gelmiştir. Sırf bakmayı sağlamak üzere yapıldığı kabul edilen hallerde bile sözleşmeden doğan bakma borcunun yerine getirildiği görülmemiştir. Bu gün ülkemizde ana ve babasına bakan evlat, dede ve ninesine bakmak zorunluluğun duyan torun sayısı azalmıştır. Esasen yasa ve ahlâk gereği bakma yükümlüsü olduğu halde bunu yerine getirmek gereğini duymayan bir kişinin bu borcu sözleşme konusu yapması takdirinde borçlu yönünden değişen bir şey yoktur. Tersine olarak bu gibi hallerde bakılması lazım gelen kimse yalnız bakılmamakla kalmamakta, elinden malı alınmak suretiyle daha kötü bir duruma düşmektedir. Ömrü boyunca dava nedir bilmeyen bir kimse, hayatının son demlerinde ve en zor döneminde kaptırdığı malı kurtarabilmek için mahkemelik olmaktadır.Daire, ölünceye kadar bakma müessesesinin Türkiye’deki uygulamalarını geniş çapta denetleyebilmek ve genel eğilimi gösteren bir sonuç çıkarabilmek mevkiindedir. Bu konu ile ilgili uygulamaların gerçek yönü ve nedenleri yukarıda bütün çıplaklığıyla açıklanmıştır. Daire, temelinde çok insancıl ve yararlı bir müessese olan ölünceye kadar bakma sözleşmesinin amacına ters düşen uygulamalarını önlemeye uğraşan titiz bir anlayış ve kararlı bir tutum içindedir.Hakim delilleri takdir ederken olayın ve tarafların özelliklerini, ülke gerçeklerini gözden uzak tutmaması gereklidir. Davada, delillerin değerlendirilmesinde hakimin bu ilkelere bağlı kalmak ve yaklaşım göstermek suretiyle sonuca ulaştığını gösteren bir belirti yoktur.Nüfus kaydına göre, davacı (A)’nın oğlu (S) ile kızı (Sa.) adında iki çocuğu vardır. Bakma sözleşmesi davacı (A) ile oğlu (S) ve torunu (B) arasında düzenlenmiştir. (Sa.)nin sözleşme konusu taşınmazlarda miras hakkı bertaraf edilmiş, davacı (A)’nın başka bir varlığı mevcut değilse adı geçenin miras payı sıfıra indirilmiştir. Bu açıklama olayda; genel çerçevenin dışına çıkmayı haklı gösterecek bir özellik mevcut olmadığını ortaya koyduğu halde, mahkemece davalı tanıklarından bir kaçının mücerret bakmadan bahis bulunan yuvarlak sözlerine dayanılarak davalı (B)’nin davacıya (nasıl, ne zaman ve ne suretle baktığı) ve (bakma olanaklarına sahip olmadığı) gözönünde tutulmadan bakma borcunun yerine getirildiği kabul edilerek davanın reddedilmesi isabetsizdir.Kaldı ki, davacı babaanne, davalı torundur. Dede ve nineler torunlarını çok severler, onları hoş görürler, büyük bir muhabbetle bağırlarına basarlar. Davacı torunu davalı (B)ye göz kırpmadan iki taşınmazının yarı payını bağışlamıştır. Babaanne gösterdiği fedakarlık ve ilgiye karşı torunu olan davalı en küçük bir mukabelede bulunsaydı böyle bir dava açmak gereğini duymazdı.Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu “beşeri karine”ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa “insan kokusu” taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.Bu nitelikleri taşımayan mahkeme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle HUMK.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, gelen temyiz eden vekili için 1400 lira duruşma vekalet ücretinin temyiz edilenden tahsiline, peşin harcın iadesine 31.12.1976 tarihinde oybirliği ile karar verildi”

Daha fazla bilgi için doğrudan 05321670913 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Ehliyetsizlik, Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması Ve Muris Muvazaası Hukuksal Nedenlerine Dayanarak Miras Payları Oranında İptal Ve Tescil Davası

Ehliyetsizlik, Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması Ve Muris Muvazaası Hukuksal Nedenlerine Dayanarak Miras Payları

Oranında İptal Ve Tescil Davası

Özet : 1) Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğinde ki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışında vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır.

2) Davacılar tarafından ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebeplerine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez.

3) Tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez.

4) Davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur.

5) dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

6) Murisin , ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, terekenin elbirliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyetsizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine; mirasbırakanın ehliyetli olduğu saptanır ise vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılarak hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve noksan soruşturma ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi doğru değildir.

Yargıtay

1. Hukuk Dairesi

Esas : 2016/15898

Karar : 2020/1093

Karar Tarihi : 19.02.2020

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

KARAR

Dava, tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan …’nin okuma yazma bilmediğini, beyin kanaması geçirdiğinden ilaç kullandığını, mirasbırakanın bu durumundan faydalanan dava dışı torunu Sadık’ın temin ettiği vekaletname ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları arkadaşı olan davalı …’e temlik ettiğini, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, mirasbırakanın hem vekaletname hem de temlik tarihlerinde ehliyetsiz olduğunu, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının miras payı oranında iptali ile adlarına tesciline olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında mirasbırakan …’nin terekesine temsilci atanmıştır.

Davalı, iyiniyetli alıcı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, kayıt maliki davalının kötü niyetinin ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1929 doğumlu …’nin 14.05.2010 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davacı kızları …, …, …, kendisinden önce ölen oğlu …’ten olan dava dışı torunları …, 1980 doğumlu … ile dava dışı eşi 1931 doğumlu …’ı bıraktığı, dava dışı 1931 doğumlu …’ın yargılama aşamasında 01.08.2014 tarihinde öldüğü, mirasbırakanın Honaz Noterliği’nin 26.09.2005 tarih ve 6051 yevmiye nolu vekaletnamesi ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazlarını dilediği kişiye satış yetkisini içerir şekilde 1980 doğumlu …’ı vekil tayin ettiği, vekilin anılan vekaletnameye istinaden 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları 20.04.2010 tarihinde davalı …’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, maddi olayları bildirmek taraflara HMK.’nun 33. maddesi hükmü uyarınca hukuki nitelendirmeyi yapıp, uygulanacak kanun maddesini bularak olaya tatbik etmek hakimin görevidir.

İddianın ileri sürülüş biçimi ve içeriğinden, davacıların ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanarak miras payları oranında iptal-tescil istedikleri görülmektedir.

Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Davacı dışında başkaca mirasçıların bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğinde ki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışında vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır.

Somut olayda, davacılar tarafından ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebeplerine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez.

Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez.

Ne var ki, mahkemece 14.10.2010 tarihli celsede davacılar vekiline mirasbırakan …’nin terekesine temsilci atanması için yetki ve süre verilmiş, Honaz Sulh Hukuk Mahkemesi 2011/18 Esas, 2011/188 Karar sayılı kararı ile de dava konusu miras ortaklığına Av. …’nun tereke temsilcisi olarak atanmıştır.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1–152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.

Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle şahsın hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlanmış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, TMK’nin 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.06.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve malvarlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Öte yandan; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 0l.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Hal böyle olunca, mirasbırakan …’nin vekaletname ve temlik tarihlerinde hukuki işlem ehliyetinin bulunup bulunmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, terekenin elbirliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyetsizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine; mirasbırakanın ehliyetli olduğu saptanır ise vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılarak hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve noksan soruşturma ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi doğru değildir.

Davacıların yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.02.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05321670913 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Muris Muvazaası Hukuksal Nedenine Dayalı Tazminat İsteğine İlişkin Davanın Belirsiz Alacak Olarak Açılması

Muris Muvazaası Hukuksal Nedenine Dayalı Tazminat İsteğine İlişkin  Davanın Belirsiz Alacak Olarak Açılması

Özet : Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkin  davanın belirsiz alacak olarak açılması HMK 107. maddesine uygundur.

Yargıtay

1. Hukuk Dairesi

Esas : 2019/4755

Karar : 2020/80

Karar Tarihi : 08.01.2020

“İçtihat Metni”

MHKEMESİ : ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

Dava Türü : BEDEL

Taraflar arasında görülen tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca ( davacılar vekilince duruşma istekli olarak) yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 19.09.2019 Salı günü saat 10.20 de daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi …’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar : Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan …’ın maliki olduğu … parsel (yenileme ile … ada … parsel) sayılı taşınmazı mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 27.02.1998 tarihinde davalı torunu …’a (… oğlu); adı geçenin de 27.06.2012 tarihinde dava dışı …’a (… oğlu) satış yolu ile temlik ettiğini ileri sürerek belirsiz alacak davası olduğu belirtilmek suretiyle dava konusu … parsel (yenileme ile … ada … parsel) sayılı taşınmazın dava tarihindeki güncel değeri üzerinden miras paylarına isabet eden değerin dava tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemişler; davacılar vekili 12.10.2015 tarihli dilekçeyle dava değerini 25.866,75 TL olarak arttırmıştır.

Davalı, zamanaşımı süresinin geçtiğini, mirasçı olmadığı için mirasta iade talebinin husumet nedeniyle reddi gerektiğini belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1930 doğumlu mirasbırakan …’ın 04.07.2012 tarihinde ölümü üzerine davacı oğlu …, 2009 yılında ölen oğlu …’den olma davacı torunları …, …, … ile dava dışı çocukları … ve …’nin mirasçı kaldıkları, davalı …’ın ise mirasbırakanın dava dışı oğlu …’den olma torunu olduğu, mirasbırakanın dava konusu … parsel (yenileme ile … ada … parsel) sayılı taşınmazı 27.02.1998 tarihinde davalı torunu …’a (… oğlu), adı geçenin de 27.06.2012 tarihinde dava dışı …’a (… oğlu) satış yolu ile temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olgular ve deliller yukarıdaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, temlikin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı saptanarak tazminat isteğinin kabulüne karar verilmiş olması kural olarak doğrudur.

Bilindiği üzere 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 107. maddesinin 1. fıkrasında “ Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” Aynı maddenin 2. fıkrasında “ Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini arttırabilir.” düzenlemesine yer verildiği açıktır.

Somut olayda, davacı taraf, dava dilekçesinde, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK) 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası olduğunu belirtmek suretiyle eldeki davayı açmıştır. Dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değerinin mahkemece yapılacak keşif sonucu alınacak bilirkişi raporuna bağlı olmakla dava değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafından belirlenmesi mümkün bulunmadığından davanın belirsiz alacak olarak açılması HMK 107. maddesine uygun düşmektedir. Bu nedenle belirsiz alacak davasında davacının talebini arttırmasına ilişkin dilekçesi ıslah niteliğinde olmayıp dava değerinin belirlenmesine yönelik olup eksik harcın tamamlandığı da dosya kapsamıyla sabittir. Hal böyle olunca, dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değerinden davacıların miras paylarına isabet eden değer üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetli değildir.

Öte yandan, davacılardan …’a hüküm kısmında yer verildiği halde gerekçeli karar başlığında yer verilmeyerek infazda tereddüt oluşturacak biçimde karar verilmesi de doğru değildir.

Davacıların değinilen yönlerden yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, davalının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine, peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine, aşağıda yazılı 1.174.55 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına 08.01.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Miras Hukuku

Miras hukuku, kişilerin ölümünden hemen sonra onlardan kalan malların kendi vasiyetleri doğrultusunda veya yakınlarına kalacak şekilde devrinin olmasıdır. Tasarruflarının tümünün ölümünden veya gaiplik noktasından hemen sonra ölüm karinesinin çıkarılması ile ortaya konacaktır. Bu durumda borçlarının veya alacaklarının, mallarının tüm paylaşımı yakınlarına veya miras bıraktıkları kişilere yönelik olacaktır. Özel bir hukuk dalı olarak günümüzde kendini gösteren bir daldır. Mirasın kanunla belirleniyor olması da hukukun üstünlüğünün bir göstergesi olacaktır. Miras hukuku genel bir Avrupa hukukudur. Burada medeni kanunlar ile düzenlenme şansı bulmuştur. Miras bırakandan kalanların tamamının devri işlemlerinin veraset işlemlerinin kimi ülkelerde farklı kararlar ile alınması ise farklı sistemler olarak kendini göstermiştir. Ülkelerde bulunan noterliklerde oluşan ve bu bölgelerde bulunan nüfus kayıt sistemleri ile ortaya konan belgeler olmuştur. Miras ile ilgili olan birçok konum vardır.

Miras Konusu ile İlgili Konular

Miras sadece ölen kişinin ardından mallarının paylaşılması değildir. Gaiplik süreleri de bu konuda önemlidir. Gaiplik süresi söz konusu olan kişilerin ardından mirasçıları ölüm karinesi çıkartarak konu hakkında hakları üzerinden bir ölüm anı noktası belirleyecektir. Bunun ardından ise doğma meselesinin emen ardından söz konusu konu büyük bir önem arz edecektir. Ölüm ise saati dakika cinsinden yazılması ile o sırada ana rahmine düşmüş olduğu ceninin de hak sahibi olduğunu söylemek gerekecektir. Birilkte yapılan ve bir kaza da ölen kişinin açısından se farklı bir mirasçı noktası belirlenecektir. Bu durum ise aynı anda ölen kişilerin birbirlerine mirasçı olması durumu söz konusu olmayacaktır.

Miras Hukukunda Veraset İlamı

Miras devrinin yapılması için ilk ilam olarak belirlenen işlem ise veraset ilamıdır. Bu ilam ile danışman avukatlarınızın yardımıyla Sulh Hukuk mahkemelerine başvuru yapacaksınız. Mahkemece açılan davada ise veraset ilamı görüşülecektir. Yeni kanun gereğinde gerçekleşen tüm veraset usullerinin noterden onay alması gerekir. İkinci yol ise ekonomik ve hızlı bir çözüm olarak karşımıza çıkacaktır. Önceden bu işlemin hem zaman hem de maliyet fazlalığı olarak karşımıza çıkması noter ile çözüme kavuşmuştur. Noter tarafından düzenlenen belge ile yanlışlık olup olmadığı konusu görüşülecektir. Noterde yaşanan herhangi bir sorun veya yanlışlık itirazını yine Sulh Hukuk Mahkemelerine başvuru yaparak düzeltilmesini talep edebilirsiniz.

Miras Hukukunda Diğer Meseleler

Veraset ilamı içni sizlere hem hak sahibi olmak hem de hak organlarını belirlemek açısından tereke üzerinden bir işlem yapma yetkisi söz konusu olacaktır. Bunun için veraset ve intikal vergisi ödeme noktası geçerlilik kazanacaktır. Bu verginin miras kalan kişi tarafından ödenmesi veya kalan mallar üzerinden yüzde 15 oranında ödenmesi gerekir. Hak oranları ise yine kişilerin belirtilmesi üzerine kanunla düzenlenmiştir. Miras hukuku dâhilinde gerçekleşen kanuni mirasçılık ve atanmışlık yetkisi noktasında kendi içnide bölümlere ayırılacaktır. Bunlar hakkında ise gerçek düzenleme yine miras hukuk alanında gerçekleşmiş ve düzenlenmiştir. Velayetname veya ölüme bağlı olan tasarruf işlemleri adı altında ikiye ayrılan bu noktada ise yine ölüme bağlı olan tasarruflar konusunda bu paraya dokunulması noktası yasaklanmıştır.

Miras Hukukunda Kanunu Mirasçıların Payı Meselesi

Medeni kanunla düzenlenmiş olan ve ölen kişinin hemen ardından yapılan miras paylaşımı noktasında torunları ve devamı olan zümre mirasçıları noktası vardır. Bunlar için oluşturulan zümre sisteminde birinci ve ikincilik esası alınacaktır. İlk olarak en yıkın olan ve alt soyu olan kısımlar önemlidir. Çocuklar, torunlar, torunların çocukları, çocukluların torunları ve devamı olarak devam eden noktalardır. Miras bırakının alt soyu her zaman 1. Zümreyi oluşturur. Bu kısım ise üst soylar olarak bilinen miras bırakana da yakınlık derecesi de ortaya konacak olan kanunla düzenlenmiş olan alanlardır. Miras bırakan açısından diğer zümre ise 2. Zümre olarak belirlenir. Bu noktada ise birinci sırayı kendi anne ve babası, yeğenleri, bunların çocuk ve torunları ile devamı alacaktır. 3. Zümre olarak belirlenen bir noktada vardır. Burada ise önemli olan büyükanne ve büyük babaları ile bunların çocuklarından oluşan kısımlar, amca dayı hala teyze ve kuzen kısımları bu noktada etkili olan adımlardır. Son zümre olan 4. Zümre ise büyük ana ve babalar ile büyük ananın ana ve babaları olarak belirlenmiştir. Alt soy olarak nitelenen bu kısımda belirli düzenlemeler vardır. Kesin olarak son zümre olan 4. Zümreye kanunla ilgili olarak miras hakkı tanınmayarak geri çekilmiştir.

Miras Hukukunda Miras Oranları

Ölen kişinin ardından 4 kişiden oluşan bir ailede eşe 1/4 oranında bir düzenleme getirilmiştir. Geri kalan çocuklardan ise orana katılanlar arasında her biri için mutlaka 3/8 pay bırakılması karar kılınmıştır. Aynı şeklide evli olan ve karısından çocuğu olmayan kişinin eğer iki kardeşi varsa burada eş yarı oranda bir pay alır. Geri kalan kısım ise iki kardeş arasında pay edilerek bölüşür. Kişinin eğer eşinden başka tek yakını dayısı olarak belirlenmiş ise bu konuda sistem gereğince eşinin herhangi bir pay alması durumu söz konusu değildir. Burada tam olarak eş birinci zümre olduğu için tüm miras karısına kalacaktır. Pay sahibi olma konusunda kanunda açık olarak 1. Zümre olan karısının 4. Zümre olan dayısı ile eş değer olmadığı görülen ayrımlar arasında olacaktır.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

EVLATLIĞIN ÇOCUKLARI EVLAT EDİNENİN MİRASÇISI OLURLAR

Yargıtay

1. Hukuk Dairesi

Esas : 2004/716

Karar : 2004/1392

Karar Tarihi : 19.2.2004

DAVA : Taraflar arasında görülen davada; davacı, miras bırakanı Fatma’nın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla 431 ada 111 parsel sayılı taşınmazda bulunan paylarını davalılara satış suretiyle devrettiğini, gerçek değer ile satış değeri arasında fark olduğunu ileri sürüp, muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptaline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur.

Davalılar, miras bırakanın evlatlığının çocuğu olan davacının dava açma sıfatı olmadığını, taşınmazların bedelini ödeyerek satın aldıklarını belirtip, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, evlat edinenden önce ölen evlatlığın mirasçılarının evlat edinenin mirasçısı olamayacağı, bu nedenle davacının dava açma hak ve sıfatı bulunmadığı, hatalı olarak alınan mirasçılık belgesinin hukuki işlevi bulunmayacağı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir

Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali isteğinde ilişkindir. Mahkemece, davanın sıfat yokluğundan reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Fatma’nın davaya konu 431 ada 111 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını 13.11.1992, 09.03.1993, 20.10.1994 tarihli akitlerle davalılar …ve …’ye temlik ettiği görülmektedir.

Davacı, miras bırakanın evlatlığının füruudur. Kök miras bırakan 24.04.2000 tarihinde, evlatlığı Hüseyin ise, 17.11.1994 tarihinde kendisinden önce ölmüştür. Medeni Kanun’un 500. maddesi gereğince, evlatlık ve alt soyu evlat edinene kan hısmı gibi mirasçı olacağından evlatlığın daha önce ölmüş olması onun füruğlarının evlat edinenin mirasçısı olmasına engel teşkil etmez.

Öyleyse, kök miras bırakanın yasal mirasçısı konumunda bulunan davacının davada sıfatı bulunduğu tartışmasızdır.

SONUÇ : Hal böyle olunca, davada sıfatın varlığı gözetilerek işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenle H.U.M.K.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.02.2004 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Gaziantep Miras Hukuku Avukati

Gaziantep Miras Hukuku Avukatı

Gaziantep Miras Hukuku Avukatı

Miras hukuku ölen kişiye ait taşınır ve taşınmaz mallarını inceler. Miras davaları akrabalar arasında görülmektedir. Çünkü ölen kişinin mirasında hak sahibi olan kişiler yine o kişinin akrabalarıdır. Mirasın nasıl paylaştırılması gerektiği kanunda kesin olarak belirtilmiştir. Eğer ki miras paylaşımında kanun kurallarına bir aykırılık söz konusu olursa bu durumda en iyi miras avukatı ile anlaşıp görüşmeniz gerekecektir.

Gaziantep miras avukatı bakımından yoğun ve yeterince büyük bir şehirdir. Bu nedenle kişiler miras avukatını iyi araştırmalı, uzman bir miras avukatı olduğundan emin olmalı ve en önemlisi ise güvenmelidir.

Miras Hukuku Avukatını Nasıl Bulabilirim?

Miras Hukuku  ve avukatlığı uzmanlık gerektiren kendisine has bir alandır. Dolayısı ile bu alanda gerçekleşen hadiselerin uzman ve profesyonel bir avukat tarafından çözülmesi kişinin herhangi bir hak kaybına uğramasını engelleyecektir.

Günümüzde artan miras avukatı sayısı ve güven sarsıcı davranışlarda bulunan avukatlar nedeniyle çeşitli hak kayıpları yaşanmaktadır. Bu bağlamda miras avukatının yapacağı en ufak bir usul hatası dahi telafisi güç zararlara yol açabilmektedir. Çünkü bir avukat davanın genel seyrini olumlu veya olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle mevcut davanın hatasız ilerlemesi önem arz eder.

Miras avukatının dinamik ve ilgili olması çok önemlidir

Miras Avukatı Davayı Kaybedelir Mi?

En iyi miras avukatı size hukuki anlamda tüm tecrübesini aktarabilen ve destek sağlayan avukattır. Miras paylaşımından kendi hakkını alamayan veya eksik alan kişi uzman bir miras avukatının desteği ile hakkını kazanabilir.

Mirasın paylaşılması, vasiyetname, miras sözleşmesi gibi süreçlerde farklı şekilde hak kayıpları yaşandığı görülmektedir. Vasiyetnamenin yorumlanması noktasında dahi en küçük bir detay büyük önem taşır. Bu süreçte açılması gereken çeşitli dava türleri vardır. İyi bir miras avukatı bu süreçte en doğru kararı vererek Adana mahkemelerindeki davanın en hızlı şekilde sonuçlanmasını sağlar.

En iyi miras avukatının bu noktada katkısı önemlidir. Miras davası sürecinin  hızlandırılması için hukuki süreçlerin en etkili şekilde yerine getirilmesi gerekmektedir. Hukukta usul kurallarına aykırılık, kişiyi geri dönüşü olmayan bir yola sokabilmektedir. Böyle bir tatsızlığın önlenmesi için gerekli olan şey ise bilgi ve tecrübedir. . Ancak unutulmamalıdır ki deneyimli olan bir avukat tercihi davanızdan istediğiniz sonucu alabilmeniz için zorunlu bir ihtiyaçtır.

MURİS HAKKINDA VERİLEN İDARİ PARA CEZASI MİRASÇILARDAN TAHSİL EDİLEMEZ-Gaziantep Avukat

MURiS HAKKINDA VERiLEN iDARi PARA CEZASI MiRAScILARDAN TAHSiL EDiLEMEZ-Gaziantep Avukat

MURİS HAKKINDA VERİLEN İDARİ PARA CEZASI MİRASÇILARDAN TAHSİL EDİLEMEZ-Gaziantep Avukat

Danıştay

14. Daire

Esas : 2015/3367 

Karar : 2018/3911 

Karar Tarihi : 22.05.2018  

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Ondördüncü Dairesince, işin gereği görüşüldü:

Dava; İstanbul İli, Avcılar İlçesi, Tahtakale Mahallesi, … pafta, … parsel sayılı taşınmazda ruhsatsız yapı yapıldığından bahisle, 3194 sayılı İmar Kanununun 42. maddesi uyarınca davacının murisi olan ……’e para cezası verilmesine ilişkin 08.03.2011 günlü, 433 sayılı Avcılar Belediye Encümeni kararının iptali istemiyle açılmış, idare Mahkemesince; ölmüş bir kişi adına işlem yapılmayacağı ve idari para cezası verilemeyeceği, davalı belediyece, ruhsata aykırı yapının kimler tarafından yapıldığının, yapının bulunduğu taşınmaz sahiplerinin sağ olup olmadığının araştırılarak, yapı sahipleri tespit edildikten sonra ruhsata aykırı yapı yapan yapı sahiplerine idari para cezası verilmesi ve para cezasına ilişkin işlemin usulüne uygun olarak muhatap şahıslara tebliğ edilmesi gerekmekte iken, bu işlemler yapılmaksızın ölmüş kişi adına para cezası verilmesi ve para cezası verilmesine ilişkin encümen kararının usulsüz şekilde tebliğ edilmesi sebebiyle, dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş, bu karar, davalı idare vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlıklı 38. maddesinin 7. fıkrasında ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 20. maddesinde kurala bağlanan, “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi, herkesin kendi fiilinden sorumlu tutulmasını, cezanın yalnız suçu işleyenlerle iştirak edenlere verilmesini, suça katkısı bulunmayanlara ceza sorumluluğu yükletilemeyeceği, hiç kimsenin işlemediği bir suçtan dolayı sorumlu tutulamayacağını, bir başkasının işlediği suçun, suçu işlemeyenlere sirayet edemeyeceğini ifade etmektedir. Ceza Hukukunun temel ilkelerinden biri olan bu ilkenin idari para cezaları için de geçerli olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır.

Dosyanın incelenmesinden; Avcılar Belediye Encümeninin dava konusu 08/03/2011 günlü, 433 sayılı kararıyla, davacının murisi …… adına idari para cezası verildiği, adı geçenin 07/07/2003 tarihinde vefat ettiği, bu işleme karşı ise mirasçı olan davacı tarafından bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Cezaların şahsiliği ilkesi gereğince, muris adına verilen cezanın, mirasçılardan tahsil edilemeyeceğinin açık olması karşısında, 07/07/2003 tarihinde vefat eden muris adına tesis edilen dava konusu idari para cezasının iptalini istemesinde davacının kişisel ve güncel bir menfaati bulunmadığından, davanın ehliyet yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasının incelenmesi suretiyle verilen temyize konu İdare Mahkemesi kararında usul hükümlerine uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle; İstanbul 1. İdare Mahkemesinin 14/10/2014 günlü, E:2014/397, K:2014/1746 sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 15 gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 22.05.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

MURiS oLMEDEN oNCE MİRAScILIKTAN cIKARMA DAVASI AcAMAZ - Gaziantep Avukat

MURİS ÖLMEDEN ÖNCE MİRASÇILIKTAN ÇIKARMA DAVASI AÇAMAZ – Gaziantep Avukat

Antalya

Bölge Adliye Mahkemesi

1. Hukuk Dairesi

Esas : 2019/754

Karar : 2019/1433

Karar Tarihi : 28.11.2019

DAVA : Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2018/610 Esas, 2019/219 Karar sayılı dosyasında 12/03/2019 tarihli kararına karşı davacı vekilince 15/04/2019 tarihli istinaf başvurusu üzerine dosya dairemize tevzi edilmekle hazırlanan inceleme raporu ile yapılan müzakere sonucunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :

KARAR  

TALEP : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin 2000 yılında eşini kaybetmiş olup, öz çocuğunun olmadığını, eşini kaybettikten sonra 2013 yılına kadar yalnız yaşadığından ve çocuk sahibi olma özlemi içinde bulunduğundan bir aile dostlarının çocuğu olan N. A.’ı anne ve babasının rızası dahilinde 29.05.2013 tarihinde Denizli 3. Aile Mahkemesi’nin 2012/969 E. 2013/254 K. sayılı ilamı ile evlat edindiğini; davalı evlatlığın, müvekkiline bir süre hem evlat hem arkadaş olduğunu, müvekkilinin de davalıya maddi-manevi destek olduğunu, bütün sevgisini ve ilgisini davalıya hasrettiğini, ancak evlat edinilen N. A.’ın öz babasının ölümünden sonra müvekkilinin yanına neredeyse hiç uğramamaya başladığını, hatta müvekkilini görmeye gelmek bir yana arayıp hal hatır dahi sormadığını, il dışında üniversite eğitimi almakta olan davalının müvekkilini sadece parası kalmadığında aradığını; bir süre sonra da hiç aramamaya başladığını; davalının, babasının vefatından sonraki yaz döneminde ara ara ekonomik ihtiyaçlarını gidermek adına ziyarete geldiğini, müvekkilini bayramlarda bile ne aradığını ne bir mesaj attığını, en son 2017 R. Bayramı bittikten sonra (4. günü) davalının babaannesinin, davalının telefonundan müvekkilini aradığını, müvekkilinin oğlunun aradığını düşünerek heyecanla telefonu açınca yine hayal kırıklığına uğradığını, HTS kayıtlarının incelenmesi ile müvekkilinin davalı tarafından son aranma tarihinin bu olduğunun ve bir daha da aramadığının, evlatlık vazifelerini yerine getirmediğinin sabit hal alacağını; davalının, yaz tatillerinde müvekkilinin yanına sadece para almak için gelmekteyken; bu yaz tatilinde ise hiç gelmediğini, davalının kendi ailesinin önceden Buldan’ın bir köyünde yaşamakta iken davalının, babasının ölümünden sonra kendi ailesinin Denizli’ye taşındığını, müvekkilinin de davalının kendi isteğiyle müvekkilinin yanına gelip gittiğini düşünmekteyken oysa ki; davalının, müvekkilinin evini konaklama amaçlı kullanmakta olduğunu, müvekkilinin evladı olarak kabul ettiği davalının, müvekkilini sadece bir para kaynağı olarak görmesinin müvekkilini oldukça incitmekte ve onurunu kırmakta olduğunu ileri sürerek; davalı evlatlığın, aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi sebebiyle mirasçılıktan çıkartılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Cevaba cevap dilekçesinde özetle; Taleplerinin mirasçılıktan çıkarılmanın tespitine yönelik olup bu sebeple mezkur davanın tarafların hukuki statüsünde değişiklik meydana getirecek nitelikte bir inşai dava niteliği taşıdığını, dolayısıyla haklı davalarının dava şartı yokluğundan usulden reddedilmesine ilişkin talebin gerek Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda gerekse Türk Medeni Kanunu’nda herhangi bir dayanağı bulunmadığını; Müvekkilinin haklı olarak gelecekteki menfaatlerini koruma amacıyla, davalı ile arasındaki aile bağlarının fiilen ortadan kalkmış olması hasebiyle davalının müvekkilinin üzerinden bir yandan maddi menfaat sağlayıp bir yandan da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini müvekkilinin çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor olmasına rağmen hiçbir şekilde yerine getirmiyor olması halinde bir son vermek istemekte olup bu hususun tespitine yönelik açmış oldukları haklı davalarında hukuki yararlarının mevcudiyeti ve usule ilişkin herhangi bir aykırılığın olmadığı sunmuş olduğunun Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2016/1196 E. 5568 K. sayılı ilamından da anlaşılacağı üzere açıkta ortada olduğunu; bir an için Mahkemenin nezdinde aksi bir kanaatin hasıl olması durumunda müvekkilinin bu talebinin noter kanalı ile yapmış olsa müvekkilinin vefatı sonrasında davalı tarafın ölüme bağlı tasarrufa karşı dava açması ihtimalinde müvekkilinin mirasçılarının müvekkili ile davalı taraf arasındaki ilişkilerini tam olarak bilemeyeceğinin, ispat zorluğu çekeceğinin bilinmesi gerektiğini; oysa ki müvekkilinin sağlığında iskat sebeplerinin varlığının ispatının daha kolay, müvekkilinin gerçek iradesinin daha doğru yansımasının söz konusu olacağını, yerel Mahkemenin talepleri doğrultusunda tespite ilişkin bir karar vermesi durumunda da müvekkilinin ileriye dönük olarak mirasçılarına muhtemel bir davadan başka miras bırakmamış olacağını, bu anlamda bahse konu haklı davalarının usul ekonomisi gereğince de kabul edilmesi gerektiği kanaatinde olduklarını beyan etmiştir.

CEVAP : Davalı cevap dilekçesinde özetle; Mirasçılıktan çıkarmanın noterde yapılması gereken işlem olması, davacı/evlat edinen babasının vefatından sonra kendisine karşı olan tutumlarının oldukça değişmiş, aşırı kıskanç tutumlarının olduğunu, öz annesini ziyarete gitmesini ve onunla görüşmesini istememekte ve bu durumdan çok sıkıldığın açıkça gösterdiğini, hatta öz annesinin de aynı şehre taşınmasını büyük sorun haline getirdiğini ve bu durumu sıkıntı yaparak kendisine yansıttığını; ayrıca davacı/evlat edinenin kendisinin evlatlığı olduğunu herkesten sakladığını, hatta kendi ailesinden bile sakladığını, bu durumun çoğu zaman problemlere sebep olduğunu, bunlardan en önemlisinin bayramlarda davacının doğup büyüdüğü köyde ailesinin yanına kendisini götürmek istemesi olduğunu, ancak kendisinin evlatlık olduğunu bilmeyen köydeki insanların 20 yaşından sonra kendisine nasıl bakacaklarını kendisini endişelendirdiğini, tüm bunlarla davacının kendisine karşı soğuk davranmaya başladığını, ancak bu sorunların sebebinin asla kendisinin olmadığını, davacının belirtmiş olduğu beyanlarda kendisini ziyarete gitmediğinden ve diğer yükümlülüklerini yerine getirmediğinden bahsetmiş olsa da 4 yıldır farklı şehirde üniversite öğrenimi görmesinin her zaman ailesinin ziyarete gidemeyeceğini açıkça ortaya koyduğunu, ancak bu duruma rağmen fırsat bulduğu zamanlarda ailesini görmek ve ziyaret etmek için memleketine gittiğini, davacının bu hususları farklı yorumlayarak mirastan ıskat sebebi olarak görmesinin tarafını derinden etkilediğini, ve üzüntüye düşürdüğünü; tüm bunlarla birlikte değerlendirilecek olursa davacının mirasçılıktan çıkarma sebebi olarak ciddi ve ağır bir sebebi bulunmadığını, dava dilekçesindeki hususların gerçeğe aykırı olması ve sorunları davacının kendisi ile ilgili olması sebebi ile işbu davayı açmakta hukuki yararın olmadığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İkinci cevap dilekçesinde özetle; Dava dilekçesindeki iddialar ve mirasçılıktan ıskat sebeplerinin tespiti istemiyle açılan işbu dava ile davacının miras kaygısına düştüğünün açık olduğunu, bu sebepler ile davanın gerekçesiz, mesnetsiz ve amaca, hukuka, usule aykırı olduğunu beyan etmiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI : Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 12/03/2019 Tarih ve 2018/610 E. 2019/219 K. sayılı ilamı ile; davacının davasının mirasçılıktan çıkarma ölüme bağlı tasarrufla yapabileceğinden reddine karar verilmiştir.

İSTİNAF SEBEPLERİ : Davacı vekili 15/04/2019 tarihli istinaf başvuru dilekçesinde özetle;

1-) Huzurda görülen davalarının işbu dilekçeleri kapsamında gerekçelerini detaylı olarak izah ettikleri üzere inşai nitelikte olan davalının mirasçılıktan çıkarılmasına yönelik olmayıp, sunmuş oldukları haklı gerekçeler kapsamında müvekkilinin gelecekteki menfaatlerine haleldar gelmemesi adına davalının mirasçılıktan çıkarılmasını gerektirir fiil ve eylemler içerisinde olduğunun tespitine yönelik olduğunu; yerel Mahkemece bu hususun göz ardı edildiğini, salt olarak davanın adının mirasçılıktan çıkarılma olmasına ve Medeni Kanun’da düzenleniş biçimine odaklanılmış ve netice olarak işbu dilekçeleri kapsamında sunduğukları yerleşik Yargıtay içtihatlarına da aykırı olarak davanın reddine karar verildiğini; Her ne kadar Türk Medeni Kanunu’nun 510. maddesinde miras bırakanın ölüme bağlı bir tasarruf ile saklı paylı mirasçısını maddede belirtilen sebeplerin varlığı halinde mirastan ıskat edebileceği ve bu ıskat usulünün ölüme bağlı tasarrufla yapılabileceği belirtilmişse de; aynı usul şartlarının mirastan çıkarılmanın tespiti hususu için de arandığına dair söz konusu maddede bir hüküm bulunmadığını; dolayısıyla yerel Mahkeme kararının ölüme bağlı bir tasarruf olmaksızın dava yolu ile olası mirasçısını mirasçılıktan çıkarma talebinin kanunen yerinin bulunmadığı gerekçesiyle haklı davalarının dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiş olmasının hukuka aykırılık teşkil ettiğini; bu sebeple haklı davalarının kabulüne karar verilerek davalı karşı tarafın mirastan çıkarılmasının tespitine karar verilmesi gerektiğini;

2-) Davalı tarafın aile hukukundan doğan yükümlülükleri yerine getirmediği ve bu sebeple aile bağının ortadan kalkmış olması için aranan objektif ve sübjektif unsurların mevcut olduğu hukuki olayın özeti kısmında bahsettikleri üzere açıkça ortada olduğunu; müvekkilinin haklı olarak gelecekteki menfaatlerini koruma amacıyla, davalı ile arasındaki aile bağlarının fiilen ortadan kalkmış olması hasebiyle davalının müvekkilinin üzerinden bir yandan maddi menfaat sağlayıp bir yandan da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini müvekkilinin çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor olmasına rağmen hiçbir şekilde verine getirmiyor olması haline bir son vermek istemekte olup bu hususun tespitine yönelik yerel Mahkemeye müvekkilinin adına vekâleten başvuruda bulunmalarına rağmen yerel Mahkemece haklı davalarının reddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu;

3-) Bir an için yerel Mahkemenin gerekçesi doğru kabul edilse, müvekkilinin bu talebini ölüme bağlı tasarruf ile yapmış olsa müvekkilinin vefatı sonrasında davalı tarafın ölüme bağlı tasarrufa karşı dava açması ihtimalinde müvekkilinin mirasçılarının müvekkili ile davalı taraf arasındaki ilişkileri tam olarak bilemeyecek, ispat zorluğu çekeceğini; oysa ki müvekkilinin sağlığında ıskat sebeplerinin varlığının ispatı daha kolay, müvekkilinin gerçek iradesinin daha doğru yansımasının söz konusu olacağını; yerel Mahkemenin işbu kararı ile müvekkilinin ileriye dönük olarak mirasçılarına muhtemel bir davadan başka bir miras bırakmamış olacağını; dolayısıyla yerel Mahkemece her ne kadar müvekkilin işbu davayı açmakla hukuki yarar taşımadığı hususu, davanın reddi kararına bir başka gerekçe olarak sunulmuşsa da izah ettikleri üzere müvekkilinin gelecekteki hak ve menfaatleri düşünüldüğünde işbu tespit talepli davayı açmakla hukuki yararının mevcut olduğunun açıkça ortada olduğunu;

4-) Davalı taraf ile müvekkili arasındaki ilişkinin bitmiş olduğunun davalı tarafın Mahkemeye sunmuş olduğu dilekçelerle de açık olduğunu; hem bu dilekçelerin içerikleri hem de davalı tarafın soyadı olarak eski soyadını kullanıp müvekkilinin soyadını kullanmamış olmasından da açıkça anlaşıldığını ileri sürerek; kararın kaldırılmasını ve talepleri doğrultusunda haklı davalarının kabulüne karar verilerek davalının mirasçılıktan çıkarılmasını gerektirir nitelikte fiil ve eylemler içerisinde olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: Dava dilekçesinde, davalının mirasçılıktan çıkarılması talep edilmiş iken cevaba cevap dilekçesinde dava, mirasçılıktan çıkarılma hal ve sebeplerinin tespiti olarak değiştirilmiştir.

Mirasçılıktan çıkarma (ıskat); mahfuz hissenin temelini teşkil eden aile dayanışmasının zedelendiği hallerde, mahfuz hisseli mirasçıyı, mirasdan uzaklaştırma olanağını, mirasbırakana tanıyan ölüme bağlı bir tasarruftur.

Mirasçılıktan çıkarma, mirastan yoksunluktan farklı olarak (TMK 578 vd), kendiliğinden değil, mirasbırakanın bir ölüme bağlı tasarrufu ile gerçekleşir (TMK 510). Ölüme bağlı tasarrufta bulunma hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olup, mirasçılara intikal etmez. Mirasçılar, çıkarmanın hukuki sonuçlarını, mirasbırakanın ölümünden sonra bu sebeplerin varlığını hükmen tespit ettirmek suretiyle de elde edemezler.

Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemiş ise ya da mirasbırakana veya ailesi üyelerine karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemiş ise mirasbırakan yapacağı ölüme bağlı tasarrufla saklı paylı mirasçısını mirasçılıktan çıkartabilir.

HMK. nun 106. maddesinde düzenlenen tespit davası, bir hakkın veya hukuki ilişkinin var olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak açılabilmekte olup; Tespit davasının dinlenilebilmesi için, genel dava şartlarının yanında iki ek şartın da bulunması gerekir:

1-) HMK’nun 106/1-3. maddesi uyarınca, tespit davasının konusu, yalnız hukuki ilişkiler ve bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi olabilir. Maddi vakıalar yalnız başına tespit davasına konu yapılamazlar.

2-) HMK’nun 106/2. maddesi uyarınca davacının, hukuki yararı bulunmalıdır.

İdeal veya geleceğe dönük bir yarar yeterli değildir. Hukuki ilişkinin varlığının, ‘hemen’ tespit edilmesinde davacının korunmaya değer bir hukuki yararının bulunması gerekir. Bu da, üç şartın birlikte varlığına bağlıdır:

1-)Davacının bir hakkı veya hukuki durumu, güncel (halihazır) bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalı;

2-)Bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumu tereddüt içinde olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalı;

3-)Yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup, cebri icraya yetki vermeyen (icraya konulamayan) tespit hükmü, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır.

Bunlara göre; görülmekte olan veya açılacak bir davada iddia veya savunma olarak ileri sürülebilecek konular için bağımsız bir tespit davası açmakta hukuki yarar yoktur. Eda davası sonunda verilen hüküm ile aynı zamanda dava konusu hukuki ilişkinin var olup olmadığı da tespit edilir ve ondan sonra bu tespite dayalı olarak eda hükmü kurulur, Tespit davası ile istenen hukuki korunma, eda davası ile tamamen elde edilebilecekse o zaman, davacının ayrı bir tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur.

Bir kimsenin, hakkına ulaşmak için, mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan sözedilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez.

Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın, ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır.

Yukarıdaki açıklamalar ve yasal düzenlemeler çerçevesinde somut olaya dönüldüğünde; davacı tarafça ileride yapılması muhtemel mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin ölüme bağlı tasarruf, yine buna bağlı olarak ileride davalı tarafça açılması muhtemel ölüme bağlı tasarrufun iptali davasına konu ıskat hallerini şimdiden tespit ettirmesinde, tespit davasının özelliği ve koşullarına göre ileride açılabilecek davada savunma olarak ileri sürülebilecek ve o davada değerlendirilecek ıskat sebeplerini tespit ettirmekle iddia olunan tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli bir hüküm verilemeyeceği gibi miras hukuku ilkelerine aykırı şekilde Yasanın izin vermediği bir hususun dolanılmak suretiyle elde edilmek istenilmesi de mümkün bulunmadığından hukuki yarar yokluğundan davanın reddine karar verilmesi sonuç olarak doğru ise de; gerekçesinin yukarıda açıklandığı şekilde değiştirilmesine ilişkin olarak ilk derece Mahkemesi kararının HMK. nun 353/1-b-2. maddesi uyarınca düzeltilmesine karar verilmesi gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

A-) 1-Davacı vekilinin istinaf talebinin KISMEN KABUL KISMEN REDDİ İLE;

Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 12/03/2019 tarih ve 2018/610 Esas, 2019/219 Karar sayılı kararının HMK.nun 353/1-b-2. maddesi gereğince ORTADAN KALDIRILMASINA;

2-)Davacının davasının REDDİNE,

3-)Alınması gerekli 44,40 TL karar ve ilam harcından peşin alınan 35,90 TL harcın mahsubu ile bakiye 8,50 TL harcın davacıdan alınarak hazineye gelir kaydına,

4-)Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,

5-)Davacı tarafından yatırılan fazla gider avansı varsa, HMK 333, HMK Yön. 47, maddesi gereğince yazı işleri müdürü tarafından karar kesinleştiğinde davacıya iadesine,

6-)Davalı tarafından yapılmış yargılama gideri bulunmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına,

B-) 1-Davacı tarafça yatırılan istinaf peşin harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacı tarafa iadesine;

2-)Davacı tarafça yapılan istinaf yargılama giderinin kendi üzerinde bırakılmasına;

3-)Taraflarca yatırılan gider/delil avansının karar kesinleştiğinde yatıran tarafa iadesine,

4-)İstinaf incelemesi duruşma açılmadan sonuçlandırıldığından taraflar leh ve aleyhine ücreti vekalet takdirine yer olmadığına,

5-)Kararın yerel Mahkemesince taraflara tebliğine,

Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda HMK.nun 362/1-b maddesi gereğince KESİN olarak oybirliği ile karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Mirasin Hukmen Reddi Nedeniyle Takibe itiraz Ve sikayet Yoluna Gidilmesi

Mirasın Hükmen Reddi Nedeniyle Takibe İtiraz Ve Şikayet Yoluna Gidilmesi

Yargıtay

12. Hukuk Dairesi

Esas : 2019/11002

Karar : 2020/6831

Karar Tarihi : 09/07/2020

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlu mirasçı hakkında bonoya dayalı kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile başlatılan icra takibinde, şikayetçi borçlunun takibin kesinleşmesinden sonra icra müdürlüğüne mirasın hükmen reddine ilişkin mahkeme ilamını ibraz ederek hacizlerin kaldırılmasını talep ettiği, icra müdürlüğü tarafından verilen ret kararı üzerine icra mahkemesine başvurduğu, ilk derece mahkemesince; şikayetin kabulü ile şikayete konu 22.05.2018 tarihli icra müdürlüğü işleminin iptaline ve talep doğrultusunda işlem yapılması gerektiğine karar verildiği, alacaklının istinaf başvurusu üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince; alacaklının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, şikayetçinin talebi borca itiraz olarak nitelendirilerek yasal süreden sonra yapılan başvurunun süre aşımı nedeniyle reddine karar verildiği görülmektedir.

Şikayet edenin murisi Cemal Alkin olup, takip, şikayetçi borçlu hakkında mirasçı sıfatı ile yapılmaktadır. Şikayetçi borçlu, mirası reddettiğinden, murisin borcundan sorumlu olmadığını ileri sürerek icra müdürlüğünün ret kararının iptalini ve hacizlerin kaldırılmasını talep etmiştir.

Her ne kadar Hukuk Genel Kurulu’nun, 19.11.2014 tarih ve 2013/12-2240 E. – 2014/929 K. sayılı olup, Dairemizce de benimsenerek içtihat değişikliğine gidilen kararı ile; mirasın reddi nedeniyle borçtan sorumlu olunmadığına ilişkin iddianın, borca itiraz olduğu ve ödeme emrinin tebliği üzerine takibin şekline göre yasal süre içinde ilgili merciye yapılması gerektiği kabul edilmiş ise de, bu ilke, mirasın reddine ilişkin mahkeme kararının, icra takibinin kesinleşmesinden önceki bir tarihte alındığı hallerde uygulanmaktadır.

Somut olayda, muris Cemal Alkin’in takipten önce 17.12.2010 tarihinde vefat ettiği, takibin mirasçılar hakkında 04.09.2012 tarihinde başlatıldığı, şikayetçi borçluya ödeme emrinin 10.09.2012 tarihinde tebliğ edildiği, mirasın hükmen reddine ilişkin davanın, 17.09.2012 tarihinde açıldığı, .. 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.02.2018 tarih ve 2017/462 E. – 2018/70 K. sayılı ilamı ile mirası hükmen reddetmiş sayıldığının tespitine karar verildiği, kararın 21.05.2018 tarihinde kesinleştiği görülmektedir.

O halde Bölge Adliye Mahkemesince, mirasın hükmen reddine ilişkin ilamın, takibin kesinleşmesinden sonra alındığı anlaşılmakla borçlunun talebinin borca itiraz olarak nitelendirilmesi yerinde olmayıp, şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile; … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 03.07.2019 tarih ve 2019/1255 E. – 2019/1563 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09/07/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Murisin Ortağı Olduğu Şirket Borcundan Dolayı Açılan Terekesinin Açıkça Borca Batıklığı İddiasına Dayalı Mirasın Hükmen Reddine İlişkin Davada Kurallar

Murisin Ortagi Oldugu sirket Borcundan Dolaiı Acilan Terekesinin Acikca Borca Batikligi iddiasina Dayali Mirasin Hukmen Reddine iliskin Davada Kurallar

Murisin Ortağı Olduğu Şirket Borcundan Dolayı Açılan Terekesinin Açıkça Borca Batıklığı İddiasına Dayalı Mirasın Hükmen Reddine İlişkin Davada Kurallar

Yargıtay

14. Hukuk Dairesi

Esas : 2019/2880

Karar : 2020/3345

Karar Tarihi : 04.06.2020

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Asliye Hukuk Mahkemesi

Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 03.07.2014 gününde verilen dilekçe ile mirasın hükmen reddi talebi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 20.09.2018 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR

Dava mirasın hükmen reddi talebine ilişkindir.

Davacılar vekili, 08.07.2006 tarihinde ölen mirasbırakan …’ın terekesinin borca batık olduğunu beyanla mirasın hükmen reddinin tespitini istemiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkeme, davanın kabulüne karar vermiştir.

Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir.

Mirasın hükmen reddine ilişkin olarak açılan davalarda, murisin ölüm tarihi itibariyle terekesinin açıkça borca batık olup olmadığının ve mirasçıların terekeyi kabul anlamına gelen işlemler yapıp yapmadıklarının araştırılması gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 605/2 maddesi hükmü gereğince mirasın hükmen reddine (terekenin borca batık olduğunun tespitine) ilişkin talepler, süreye tabi olmayıp mirasçıların iyiniyetli ya da kötüniyetli olmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Murisin ödemeden aczi ölüm tarihine göre belirlenir. Ölüm tarihi itibariyle, murisin tüm malvarlığı terekenin aktifini, tüm borçları ise terekenin pasifini oluşturur. Terekenin pasifinin aktifinden fazla olması terekenin ödemeden aczini ve dolayısıyla da terekenin borca batık olduğunu gösterir (TMK m. 605/2). Ayrıca icra takibi sonunda aciz vesikası düzenlenmesi halinde de terekenin borca batık olduğu kabul edilir. Aksi halde ise terekenin borca batık olup olmadığı, murisin malvarlığı bulunup bulunmadığının usulüne uygun olarak bankalar, trafik tescil müdürlüğü, vergi daireleri, belediyeler ve tapu müdürlüğü v.b. kurum ve kuruluşlardan sorulması, murisin alacak ve borçları zabıta marifetiyle de araştırılarak aktif malvarlığı ile takibe konu borç miktarı gözönünde tutularak aktif ve pasifinin tereddüde neden olmayacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Ayrıca TMK’nun Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına ilişkin Tüzüğün 39/2. fıkrası gereğince mirasın reddi yetkisini içeren özel vekaletname sunulması zorunludur. Öte yandan, davanın niteliği gereği davalı-alacaklıların, murisin terekesinin borca batık olduğunu bilmemeleri, bilmelerinin de mümkün olmaması, terekenin borca batık olup olmadığına yapılan yargılama sonrasında karar verilmesi halinde yargılama gideri ve harçtan davalıların değil davacıların sorumlu tutulması gerekir.

Borç, mirasbırakanın şahsi borcu değil, ortağı ve temsilcisi olduğu … Giyim Ticaret Anonim Şirketinden kaynaklanan vergi borcudur. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun’un 22.07.1998 tarihli 4369 sayılı Yasayla değişik 35. maddesi hükmüne göre; şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun gereğince takibe tabi tutulurlar. Aynı Kanuna 25.05.1995 tarihli 4108 sayılı Kanunla ilave edilen Mükerrer 35. madde hükmüne göre de; tüzel kişilerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Şu halde açıklanan yasal hükümler gereğince, mirasbırakanın; “ortağı” ve “temsilcisi” olduğu şirketin, şirketin malvarlığından tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan vergi borcundan, şirket ortağı olarak “koyduğu sermaye hissesi oranında” doğrudan doğruya; “temsilcisi” olarak da şahsi sorumluğu söz konusudur. Öyleyse, şirkete ve şirketin aktif ve pasifine ilişkin kayıt ve belgelerin istenilmesi, bu işten anlayan bilirkişi veya bilirkişiler eliyle; mirasbırakanın, “ortağı” ve “yasal temsilcisi” olduğu şirketin defter, kayıt ve belgeleri üzerinde inceleme yaptırılarak şirketin aktif ve pasifinin saptanması ve mirasbırakanın şirketin kamu borcundan dolayı sermaye hissesi oranında şahsen sorumlu olacağı miktarın bu suretle belirlenmesi; amme alacağının şirketin malvarlığından tamamen tahsili mümkün ise; bu halde davacıların borca batıklığın tespitini istemekte hukuki yararlarının bulunmayacağı gözetilerek isteğin reddedilmesi; değil ise, mirasbırakanın ölüm tarihi itibarıyla tespit edilen terekesi aktifinin, borcu karşılamaya yeterli olmaması halinde isteğin kabulüne karar verilmesi gerekirken, bu yönler araştırılmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

Öte yandan somut olayda, murisin ölüm tarihi itibariyle terekesinin açıkça borca batık olup olmadığı yeterince araştırılmamıştır. Mirasbırakanın motosikletinin değeri uzman bilirkişi vasıtası ile ölüm tarihine göre belirlenmeli, tüm bankalardan mirasbırakanın ölüm tarihi itibari ile hesap bilgileri ve varsa hesap hareketleri sorulmalı, borçlar ölüm tarihine göre sorularak tespit edilmeli ve ölüm tarihi itibari ile terekenin aktifi ve pasifi tereddütsüz hesaplanmalıdır. Mirasbırakanın borçları ölüm tarihine göre belirlenmediği gibi, dava dilekçesine ekli vergi borcu kayıtlarındaki miktarlar, bilirkişi raporunda tespit edilen miktarlar, Gaziemir Vergi Dairesi Müdürlüğünün 22.12.2014 ve 09.12.2015 havale tarihli şirket borcunun bulunmadığına, İzmir Taşıtlar Vergi Dairesi Müdürlüğünün 23.12.2014 tarihli şirket borcunun 14.404,26TL olduğuna, … Vergi Dairesi Müdürlüğünün 05.08.2014 tarihli şirket borcunun 529,50TL olduğuna, Çakabey Vergi Dairesi Müdürlüğünün 22.12.2014 tarihli şirket borcunun 2429,64TL’sinden mirasbırakanın sorumlu olduğuna ilişkin cevapları, hem borcun varlığı hem de miktarı yönünden çelişkilidir. Teker teker ilgili vergi dairesi müdürlüklerine müzekkere yazılarak ölüm tarihi itibari ile borç miktarı, borç nedeni, mirasbırakanın sorumlu olduğu tutar ve çelişkili cevapların nedeni açıklattırılmalı, çelişkiler giderilerek mirasbırakanın şahsi ve şirketinden kaynaklanan sorumlu bulunduğu borç miktarı ölüm tarihi itibari ile net olarak belirlenmelidir.

Mahkemece, belirtilen hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmesi hükmün bozulmasını gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.06.2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Gaziantep Avukatlık Ofisimizde, Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, iş Davası Avukatı, İdari Dava Avukatı olarak faaliyetlerinin yanında Uzman Arabulucu olarak ihtiyari ve zorunlu arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Ofisimiz Gaziantep dışında, Kahramanmaraş, Kilis ve Şanlıurfa'da da dava takibi yapmaktadır.

© Copyright 2004-2021 
Avukat Ali Tümbaş - Her hakkı saklıdır.
Call Now Buttonenvelopephone-handsetmap-marker
Whatsapp
Avukata Soru Sor
Merhaba,
Hukuki sorularınız için bizim ile iletişime geçebilirsiniz.
linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram