Gaziantep Avukat Ali Tümbaş Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Avukatı

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 125. (6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 137.) maddesi gereğince ticaret şirketleri tüzel kişiliği haiz olup, kanuni istisnalar haricinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 48. maddesi kapsamında bütün haklardan yararlanabilir ve borçları üstlenebilirler. Ticaret şirketleri tüzel kişiliğe sahip olduklarına göre, istisnalar hariç olmak üzere, şirket malvarlığının, aktif ve pasifiyle birlikte, sahibi tüzel kişidir (Poroy, Reha/ Tekinalp, Ünal/ Çamoğlu, Ersin: Ortaklıklar Hukuku I, İstanbul, 2019, s.105).

Tüzel kişiliğin bu malvarlığı, kendine özgü, bir amaç birliği içinde ve kendisini oluşturan kişilerin malvarlığından bağımsız bir malvarlığı olarak ortaya konulmalıdır. Tüzel kişiliğin bu malvarlığının onu oluşturan kişilerin malvarlığından da bağımsız olması gerektiğini belirten bu temel ilkeye “Mal Varlığının Bağımsızlığı” veya “Mal Ayrılığı” ilkesi denilmektedir (Antalya, Gökhan: Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanması Teorisi, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 146).

Ayrılık İlkesi gereğince, tüzel kişilik çatısı altında bir araya gelen, başka bir deyişle tüzel kişiliği oluşturan gerçek veya tüzel kişiler, oluşturdukları tüzel kişiliğin borçlarından sorumlu olmazlar.

Tüzel kişi ile üyeleri arasındaki bu Ayrılık İlkesi’nin mutlak olarak her durum ve koşulda uygulanması bazı haksız durumların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Öğreti ve uygulamada; özellikle borç ve sorumluluktan kurtulabilmek amacıyla tüzel kişiliğin bir araç olarak kullanıldığı hâllerde, tüzel kişi ve üyeleri arasındaki bu ayrılığın kaldırılarak üyelerin sorumluluğuna gidilebileceği kabul edilmektedir (Pulaşlı, Hasan: Şirketler Hukuku Şerhi, C. I, Ankara, 2011, s. 468).

Bu durum öğreti ve uygulamada, “Tüzel Kişilik Perdesi’nin Aralanması” olarak ifade edilmektedir.

Gerçekten de hukuk kuralları dolanılmak suretiyle kanuna karşı hile yapılması, ayrı tüzel kişilik kavramına sığınarak onun ardında yer alan kişilerin taraf oldukları sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal etmeleri ya da üçüncü kişilere zarar vermeleri, sonra da tüzel kişilik kavramının ardına gizlenmeleri dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı ilkelerine açıkça aykırı olup hukuk düzenince de korunamaz. Bu gibi durumlarda TMK’nin 2/2 maddesi gereğince Hakkın Kötüye Kullanılması söz konusu olduğu için tüzel kişilik perdesi aralanmalı ve perdenin ardında yer alan kişiler gerektiğinde sorumlu tutulmalıdır (Sağlam, İpek: Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanmasına Genel Bir Bakış, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 146).

Başka bir deyişle; tüzel kişiye hukuk hayatında ayrı bir hukuki varlık tanınması ancak TMK’nin 2. maddesi kapsamında kurallara uygun hareket edilmesi ve tüzel kişiliğin ortakları veya yöneticileri tarafından kötüye kullanılmaması hâlinde söz konusu olabilir. İyi Niyet Kuralları’na riayet edilmemesi ve tüzel kişiliğin kötüye kullanılması hâllerinde tüzel kişilik perdesi aralanarak, tüzel kişilik perdesinin arkasındaki gerçek duruma göre bir sonuca varılması gerekmektedir (Battal, Ahmet: Bir Alan Araştırması Işığında Sermaye Şirketlerinin Sorumluluğu Konusundaki Hukuki Bilgi Eksikliğinin Olumsuz Sonuçları ve Perdenin Kaldırılması Teorisi Yardımıyla Giderilmesi, Yargıtay Dergisi, C. 24, Ekim 1998, s. 659).

Öğreti ve uygulamada kabul edilen tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi; bazı şartların varlığı hâlinde, tüzel kişilik ve mal ayrılığı ilkesi dikkate alınmadan, mevcut tüzel kişiliğin arkasına saklanan gerçek veya tüzel kişinin borçtan sorumlu tutulmasını ifade etmektedir. Bu teori, yalnızca ticaret hukukunda değil iş hukuku, vergi hukuku, icra ve iflas hukuku ve diğer hukuk dallarında da uygulama alanı bulmuş; hatta 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve 5941 sayılı Çek Kanunu gibi Kanunlar’da kamu yararı gibi özel menfaatlerin korunması amacı güdülerek gerektiğinde bu teorinin uygulanması ve sorumluluğa karar verilebilmesi için birtakım düzenlemeler yapılmıştır. Elbette, Kanun’dan kaynaklanan bu gibi durumlarda tüzel kişilik perdesinin aralanmasına ilişkin tartışmaya gerek bulunmamaktadır. Yine Muvazaa, Kanuna Karşı Hile gibi durumlarda da bazen tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi uygulanmadan da sorumluluğa hükmedilebilmektedir (Akıncı, Şahin: Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Müracaat İmkânı Bakımından; Muvazaa, Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması ile Organik Bağ Kavramlarının Elverişliliği ve Yargıtay Uygulamaları, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 27, S. 3, 2019, s. 653).

Hemen belirtilmesi gerekir ki; öğreti ve uygulamada özellikle vurgulandığı üzere; mal varlığının bağımsızlığı ve sınırlı sorumluluk ilkelerinin istisnası olan tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi ancak istisnai ve sınırlı durumlarda titizlikle uygulanması gereken bir teoridir. Bu teoriye ihtiyatlı bir biçimde yaklaşılmalı; istisnai bir teori olduğundan mümkün olduğunca dar yorumlanmalı ve bu teorinin uygulanmasına ancak tüzel kişilik kavramının arkasına saklanılarak dürüstlük kuralına aykırı davranıldığı, kendisine tanınan hakkın kötüye kullanılarak üçüncü kişilerin zarara uğratıldığı, zarara yol açan tüzel kişinin sorumluluğuna hükmedebilmek için ise başka bir yasal nedene dayanılmasının mümkün olmadığı durumlarda başvurulmalıdır. Zira tüzel kişilik perdesinin aralanması, tüzel kişilerin borçlarından dolayı başkalarının sorumlu tutulamayacağı ilkesinin, özellikle şirketlerin sadece sermayeleri ile sorumlu olacakları ve tüzel kişilerin borçlarından dolayı ortakların sorumlu tutulamayacağı kuralının önemli bir istisnasını teşkil etmektedir (Çamoğlu, Ersin: Ticaret Ortaklıkları Bağlamında Perdenin Kaldırılması Kuramı ve Yargıtay Uygulaması, BATİDER, C. 32, S. 2, 2016, s. 12).

Görüldüğü üzere tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi her somut olayın özelliği gözetilerek değerlendirilmeli ve TMK’nin 2. maddesi gereğince Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılma Yasağı gözetilerek tüzel kişiliğin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kullanılıp kullanılmadığı, tüzel kişiliği düzenleyen normların dışına çıkılıp çıkılmadığı incelenmelidir. Bununla birlikte öğretide; tüzel kişi ile ortakların alanlarının organizasyon ve malvarlıklarının birbirine karışması, ortağın kendi fiil ve işlemleriyle üçüncü kişilere karşı sanki tüzel kişilik ile kendisi arasında bir ayrım yokmuşçasına işlemler yapması ya da ortağın kendi malvarlığı ile şirketin malvarlığı birmiş gibi davranması, yetersiz sermaye ile faaliyete devam edilmesi özellikle şirket tüzel kişiliğinin bilinçli (kötü niyetli) olarak üçüncü kişileri zarara uğratması hâllerinde perdenin aralanması gerektiğinden bahsedilmektedir (Öztek, Selçuk/Memiş, Tekin: Şirketler Hukuku ve İcra İflas Hukuku İlkeleri Karşısında Borçlu Şirketin Alacaklılarının Hakim Ortağa Karşı Korunması, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 205 vd.; Akıncı, s. 662).

Öğreti ve uygulamada Tüzel Kişilik Perdesi’nin Aralanması’nın genel olarak 3 değişik durumda mümkün olabileceği ifade edilmektedir.

Birinci durum, perdenin düz aralanması olarak ifade edilen şirketin borcu için şirkete ilave olarak ortakların da borçtan sorumlu tutulmasıdır.

İkinci durum, perdenin ters çevrilerek aralanması olarak ifade edilen ortağın borcu için ortağın yanında şirketin de borçtan sorumlu tutulmasıdır.

Nihayet üçüncü durum ise perdenin çapraz aralanması olarak ifade edilen, borçlu şirketin yanında aynı ana şirkete bağlı bir kardeş şirketin sorumluluğu cihetine gidilmesidir (Öztek/Memiş, s. 199).

Perdenin çapraz aralanması sadece ana ve kardeş şirket için değil, aynı zamanda grup veya holding sistemi içinde yer alan kardeş şirketler arasında da söz konusu olmaktadır (Tekinalp, Gülören/Tekinalp, Ünal: Perdeyi Kaldırma Teorisi, Reha Poroy’a Armağan, 1995, s. 399).

Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması genellikle kardeş şirketler arasında söz konusu olduğundan, ana şirket ile kardeş şirket ve ortaklar arasındaki karmaşık ilişkiler zinciri net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Bu noktada bu şirketlerin ekonomik anlamda bağımsız şirket vasfında olup olmadığının araştırılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü kardeş şirketler arasında perdenin aralanması teorisine başvurabilmek için tek bir iktisadi işletmenin yürütüldüğü farklı faaliyetler için birbirinden bağımsız tüzel kişiliklerin kurulmuş olması gerekmektedir. Hukuken iki farklı tüzel kişilik gibi görünen bu şirketler aslında özdeştir, alacaklılardan mal kaçırmak ya da sorumluluktan kurtulmak amacıyla kötü niyetli olarak iki farklı tüzel kişilik gibi kurulmuştur. Ayrıca bunların üretim, pazarlama ve ihracat faaliyetleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olup, şirketler aslında tek ve aynı iktisadi işletmeye vücut vermektedir (Öztek/Memiş, s. 209).

Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasına benzeyen bir başka kavram, Organik Bağ kavramıdır. Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasında olduğu gibi organik bağ kavramında da bir tüzel kişinin borçlarından bir başka tüzel kişinin sorumluluğuna gidilmektedir. Bu hâliyle organik bağ kavramının da kaynağını TMK’nin 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı oluşturmaktadır (Öztek/Memiş, s. 210). Ancak Organik Bağ kavramı, tüzel kişilik perdesinin aralanmasına göre daha geniş bir anlama sahip olsa da organik bağın varlığı, tek başına tüzel kişilik perdesinin aralanmasını gerektirmemektedir. Başka bir deyişle; şirketler arasında organik bağ tespit edilse dâhi tüzel kişilik perdesinin aralanması ve alacağın perdenin arkasındakinden de istenebilmesi için sırf alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli işlemler yapıldığının da somut verilerle ispatlanması gerekmektedir.

Şirketler arasında organik bağ olup olmadığı; şirketlerin adreslerinin aynı olması, ortaklık yapılarının ve yönetim kurullarının benzer olması veya temsilcilerinin aynı olması, faaliyet alanları, hisse devirleri, muvazaalı işlemler gibi hususlar ve somut olayın özellikleri de gözetilerek tespit edilebilir. Ancak tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasında her iki şirketin faaliyet alanı, ortaklık yapısı, ortakları gibi konularda öyle büyük ve derin bir kesişme vardır ki; bu şirketlerle iş yapan kişiler nezdinde iktisadi bir bütünlük içerisinde tek bir şirketle iş yapılıyor algısı oluşmaktadır. Ayrıca üçüncü kişiler nezdinde uyandırılan bu algı neticesinde, ticaret yaparken güçlü bir yapıya sahip görüntüsü oluşturularak, şirketlerden birinin borca batırılması ya da içinin boşaltılıp iş alanının diğerine kaydırılması işlemleri tipik bir hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilmelidir.

Organik bağ ile tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da bulunmaktadır. Organik bağın tespitinde; şirketlerin aynı holdinge bağlı olması, yöneticilerinin veya kurucularının aynı olması, bir borç takibinden kurtulmak için hisselerin devredilmesi, muvazaalı işlemler yapılması, hatta belirli işlemlerin aynı şekilde ve aynı usulde yapılması bile rol oynayabilmekte iken; tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması için iki şirket arasında alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli olarak işlemlerin yapıldığının ve bu nedenle asıl borçlu şirketten alacağın tahsil edilemediğinin somut verilerle ispatlanması gerekmektedir. Bununla birlikte bu iki kavram arasındaki en önemli fark ise; organik bağın varlığı hâlinde bir şirketin borçlarından dolayı bir başka şirketin mal varlığına el atılabilmekte iken tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması hâlinde borçlu şirketin yanı sıra kardeş şirketin hatta talep hâlinde kardeş şirketin ortaklarının mal varlığına dahi el atılmasının mümkün olmasıdır (Öztek/Memiş, s. 210).

Görüldüğü üzere; aralarında bazı farklılıklar bulunmakla beraber organik bağ ile perdenin çapraz aralanması kavramları birbirinin alternatifi olan kavramlar değildir. Bu nedenle aynı olayda hem organik bağ hem de tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması yolları işletilerek sonuca ulaşılabilmesi mümkündür. (Hukuk Genel Kurulu 2019/808 E., 2020/504 K., 01.07.2020)

Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanması Teorisi Hakkında Geniş Kapsamlı Makale

ŞİRKET ORTAĞININ BORÇLU ŞİRKETİ YÖNÜNDEN 3. KİŞİ KONUMUNDA BULUNMASI

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2014/1078

Karar : 2016/600

Karar Tarihi : 11.05.2016

• ŞİRKET ORTAĞININ BORÇLU ŞİRKETİ YÖNÜNDEN 3. KİŞİ KONUMUNDA BULUNMASI ( Haciz İhbarnamelerinin Gönderilmesine İlişkin Kararın Kaldırılması Şikayetinin Reddi Gerektiği - Limited Şirket Tüzel Kişiliğinin Şirket Ortağından Mal Hak ve Sermaye Alacağı İle Diğer Alacaklarının Bulunması Halinde Bu Alacak Kalemlerinin Şirketin Şahsi Alacaklıları Tarafından Haczedilebileceği )

• HACİZ İHBARNAMELERİNİN GÖNDERİLMESİ KARARININ KALDIRILMASINI ŞİKAYET ( Limited Şirket Ortağının Borçlu Şirketi Bakımından 3. Kişi Sayılacağı - Şirketin Ortağından Alacağının Bulunması Halinde Şirket Ortağı Şikayetçiye 89/1 Haciz İhbarnamesi Gönderilmesinde Yasaya Uymayan Bir Yön Bulunmadığı/Mahkemece Şikayetin Reddi Gerektiği )

• LİMİTED ŞİRKETİN ORTAĞINDAN ALACAKLARI ( Mal Hak ve Sermaye Alacağı İle Diğer Alacaklarının Bulunması - Şirket Ortağının İİK. Md. 89 Uyarınca Borçlu Şirketi Yönünden 3. Kişi Sayıldığı/Bu Alacak Kalemlerinin Şirketin Şahsi Alacaklıları Tarafından Haczedilebileceği)

• SERMAYE ALACAĞININ HACZİ MÜMKÜN OLDUĞU ( Limited Şirket Ortağının Haciz İhbarnamelerinin Gönderilmesine İlişkin Kararın Kaldırılması Şikayeti - Şirket Ortağının Borçlu Şirketi Tüzel Kişiliğine Karşı 3. Kişi Sayılacağı/Borçlu Şirketin Şirket Ortağındaki Sermaye Alacağının Haczine Engel Yasal Bir Düzenleme Bulunmadığı/Haciz İhbarnamesi Gönderilebileceği )

• ŞİKAYET ( Limited Şirket Ortağının Haciz İhbarnamelerinin Gönderilmesine İlişkin Kararın Kaldırılması İstemi/Şirket Ortağının Borçlu Şirketi Bakımından 3. Kişi Sayılacağı - Şirket Tüzel Kişiliğinin Şirket Ortağından Mal Hak ve Sermaye Alacağı İle Diğer Alacaklarının Bulunması Halinde Bu Alacak Kalemlerinin Şirketin Şahsi Alacaklıları Tarafından Haczedilebileceği/Şikayetin Kabulü Doğru Olmadığı )

2004/m.89

6102/m.124,125,128

ÖZET : Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şirket ortağının, İİK'nun 89. maddesi uyarınca, borçlu şirket yönünden 3. kişi sayılıp sayılamayacağı, buradan varılacak sonuca göre şirket ortağına haciz ihbarnamesi gönderilip gönderilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Limited şirketlerde, şirket ortağının şirket tüzel kişiliğine sermaye koyma borcu olması, şirket tüzel kişiliğinin, şirket ortağında mal, hak ve alacağının bulunması halinde, bu alacak kalemleri, şirketin şahsi alacaklıları tarafından İcra ve İflâs Kanunu 89. maddesi uyarınca haczedilebilir. Şirket ortağı, şirket tüzel kişiliğine karşı üçüncü kişi konumundadır. Şirket borçlarından dolayı kural olarak ortaklık tüzel kişiliğinin sorumlu olması, ortağın, ortaklık tüzel kişiliğine göre üçüncü kişi sayılıp sayılmaması ile ilgili değildir. Ortak, şirket tüzel kişiliğine göre üçüncü kişidir ve ortaklığın, ortaklardan alacağının bulunması halinde, şirket alacaklıları, şirket ortağına bu alacaklar için üçüncü kişi sıfatıyla haciz ihbarnamesi gönderebilir.

Şikayetçi, dava dışı borçlu Ltd. Şti.’nin ortağı olduğu sabit olduğundan şirket tüzel kişiliğinin, şirket ortağından mal, hak ve sermaye alacağı ile diğer alacaklarının bulunması halinde, bu alacak kalemleri, şirketin şahsi alacaklıları tarafından İcra ve İflâs Kanunu 89. maddesi uyarınca haczedilebilir. Şikayete konu olayda şirket ortağının şirket tüzel kişiliğine karşı üçüncü kişi konumunda bulunması sebebiyle bu hacze yönelik şikayetin reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

DAVA : Taraflar arasındaki “şikayet” isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 9. İcra Hukuk Mahkemesince talebin reddine dair verilen 31.05.2013 gün ve 2013/291 E., 2013/367 K. sayılı kararın incelenmesi şikayetçi vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 18.11.2013 gün ve 2013/27847 E., 2013/36197 K. sayılı ilamı ile;

"... Alacaklı şirket tarafından borçlu S... Köy Tarım ve Gıda Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi hakkında yapılan takibin kesinleşmesi üzerine şikayetçi Ali H. Y.'a borçlu şirketin borcundan dolayı haciz ihbarnamesi gönderildiği, şikayetçi üçüncü kişinin İcra Mahkemesi'ne şikayet yoluyla yaptığı başvuruda, kendisinin borçlu şirketin ortağı olduğunu, bu nedenle 3. kişi sayılamayacağını, kendisine haciz ihbarnamesi gönderilemeyeceğini belirterek haciz ihbarnamesinin iptalini talep ettiği, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. İcra takibi borçlusu S... Köy Tarım ve Gıda Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi olup, adı geçen borçlu şirket hakkında takibin kesinleşmesi sebebi ile şikayetçi şirket ortağına İİK'nun 89. maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilmiştir. Anılan maddede takip borçlusunun 3. şahıs nezdinde bulunan hak ve alacakları ile menkul mallarının haczedilmesi öngörülmüştür. Somut olayda haciz ihbarnamesi gönderilen şirket ortağı, borçlu şirket yönünden 3. kişi sayılamayacağından gönderilen haciz ihbarnamesi bir hukuki sonuç doğurmaz.

O halde mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir...",

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : İstek, üçüncü kişiler nezdindeki hak ve alacaklara ilişkin olarak gerçekleştirilen hacze yönelik işlemin iptali istemine ilişkindir.

Şikayetçi vekili; alacaklı tarafından dava dışı borçlu S... Köy Tarım ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti. aleyhine icra takibi başlatıldığını, söz konusu icra dosyasından gönderilen 3. haciz ihbarnamesinin müvekkiline 21.05.2013 tarihinde tebliğ edildiğini, müvekkilinin borçlu şirketin ortağı olduğunu, şirket ortaklarının şirkete göre 3. kişi sıfatını taşımadığını, şirket ortağına haciz ihbarnamesi tebliğ edilemeyeceğini belirterek şikayetin kabulü ile müvekkiline gönderilen haciz ihbarnamelerinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Karşı taraf - alacaklı vekili; yargılama sırasında şikayetin reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; ortakların borçlu şirkete olan sermaye borcunun, şirket iç ilişkisi olması nedeniyle haczedilmesinin, diğer bir anlatımla bu borcundan dolayı üçüncü şahıs sayılamayacaklarından birinci haciz ihbarnamesi gönderilmesinin yasal dayanağı bulunmamakta ise de, dava konusu icra takibinde, şikayetçinin borçlu şirkete sermaye borcu nedeniyle haciz ihbarnamesi gönderilmediği, ortağın borçlu şirkete olan şahsi borçlarının haczedilmesinin mümkün olduğu, birinci haciz ihbarnamesi gönderilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle şikayetin reddine dair verilen karar, şikayetçi vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş, mahkemece; önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme hükmünü şikayetçi vekili temyize getirmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şirket ortağının, İİK'nun 89. maddesi uyarınca, borçlu şirket yönünden 3. kişi sayılıp sayılamayacağı, buradan varılacak sonuca göre şirket ortağına haciz ihbarnamesi gönderilip gönderilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Bu aşamada, öncelikle somut uyuşmazlığa etkili olan kurum ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. Borçlunun üçüncü kişilerdeki mal, hak ve alacaklarının haczi, İcra ve İflâs Kanununun 89. maddesinde düzenlenmiştir. Üçüncü kişiye haciz ihbarnamesi gönderilebilmesinin ön şartı ise, geçerli bir takibin bulunmasıdır. Borçlunun üçüncü kişilerdeki mal, hak ve alacaklarının haczine karar verilebilmesi için alacaklının talebi yeterlidir. Talebi alan icra memuru, alacaklının bildirdiği üçüncü kişide bulunan hacze konu malın niteliklerini açık bir şekilde belirleme olanağı bulunmadığından, talep doğrultusunda üçüncü kişiye haciz ihbarnamesi gönderilmesi kararı vermektedir.

Borçlunun üçüncü kişilerdeki mal, hak ve alacakları da borçlunun malvarlığı kapsamında kabul edilmektedir. İcra ve İflâs Kanununun 89. maddesindeki düzenleme sayesinde, alacaklı, borçlunun üçüncü kişideki alacak, hak ve taşınır mallarının haczini isteyerek alacağına kavuşma imkânına sahip olacaktır. Borçluya karşı takibe geçmiş olan alacaklı, üçüncü kişilerdeki bu malvarlığını haczettirebilecektir.

Şirket borcundan dolayı, şirketin ortağına haciz ihbarnamesi gönderilip gönderilemeyeceği hususuna gelince, sermaye şirketleri, üçüncü kişilere karşı malvarlıklarıyla ve birinci derecede sorumludur. Ortakların, şirket alacaklılarına karşı ikinci derecede sorumlu olup olmayacakları, şirketin tipine göre değişir.

Limited şirketlerde, şirket ortağının şirket tüzel kişiliğine sermaye koyma borcu olması, şirket tüzel kişiliğinin, şirket ortağında mal, hak ve alacağının bulunması halinde, bu alacak kalemleri, şirketin şahsi alacaklıları tarafından İcra ve İflâs Kanunu 89. maddesi uyarınca haczedilebilir. Şirket ortağı, şirket tüzel kişiliğine karşı üçüncü kişi konumundadır. Şirket borçlarından dolayı kural olarak ortaklık tüzel kişiliğinin sorumlu olması, ortağın, ortaklık tüzel kişiliğine göre üçüncü kişi sayılıp sayılmaması ile ilgili değildir. Ortak, şirket tüzel kişiliğine göre üçüncü kişidir ve ortaklığın, ortaklardan alacağının bulunması halinde, şirket alacaklıları, şirket ortağına bu alacaklar için üçüncü kişi sıfatıyla haciz ihbarnamesi gönderebilir (Uyar, Talih: İcra ve İflas Kanunu Şerhi, 2006, s. 7603; Ayhan, Rıza: Limited Şirketlerde Ortakların Sorumluluğu, İstanbul 1992 s. 55; İyilikli, Ahmet Cahit: Borçlunun Üçüncü Kişilerdeki Mal, Hak ve Alacaklarının Haczi, Ankara 2011 s. 177- 178).

Buna göre somut olay değerlendirildiğinde; alacaklı tarafından dava dışı borçlu S... Köy Tarım ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti. aleyhine icra takibi başlatıldığı, takibin kesinleşmesi üzerine borçlu şirketin ortağı olan şikayetçi Ali H. Y.’a 26.08.2010 tarihli birinci haciz ihbarnamesi gönderildiği, birinci haciz ihbarnamesinin 31.08.2011 tarihinde şikayetçiye tebliğ edildiği, şikayetçinin haciz ihbarnamesinin kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde itiraz etmemesi nedeniyle 03.03.2011 tarihli ikinci haciz ihbarnamesinin gönderildiği, ikinci haciz ihbarnamesinin de 11.03.2011 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen şikayetçi tarafça itirazda bulunulmadığı, bunun üzerine şikayetçiye 13.08.2012 tarihli üçüncü haciz ihbarnamesinin gönderildiği, bu aşamadan sonra şikayetçinin, eldeki şikayet kanun yoluna başvurduğu anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şikayetçi Ali H. Y.’ın dava dışı borçlu S... Köy Tarım ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti.’nin ortağı olduğu sabit olduğundan şirket tüzel kişiliğinin, şirket ortağı Ali H. Y.’dan mal, hak ve sermaye alacağı ile diğer alacaklarının bulunması halinde, bu alacak kalemleri, şirketin şahsi alacaklıları tarafından İcra ve İflâs Kanunu 89. maddesi uyarınca haczedilebilir. Şikayete konu olayda şirket ortağının şirket tüzel kişiliğine karşı üçüncü kişi konumunda bulunması sebebiyle bu hacze yönelik şikayetin reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, sermaye koyma borcunun şirket ile ortak arasındaki iç ilişkiden kaynaklandığı, sermaye koyma borcu yönünden şirket ortağının şirkete göre üçüncü kişi sayılamayacağı ve şirket ortağına sermaye koyma borcundan dolayı haciz ihbarnamesi gönderilemeyeceği, ancak ortakların, şirkete şahsi borçları bulunması halinde, şirket ortağına İcra ve İflâs Kanunu 89/1’e m. dayalı haciz ihbarnamesi çıkarılabileceği gerekçesiyle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü savunulmuşsa da yukarıda açıklanan nedenlerle bu görüşler Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkelere uygun değerlendirme yapılarak, şikayetçinin şirkete göre 3. kişi konumunda olduğu, şirkete olan borçlarından dolayı haczin mümkün olduğu ve haciz ihbarnamesinin gönderilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi ile bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup direnme kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 11.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05321670913 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Kooperatif Aidatlarının Ödenmemesi Ve Bu Alacaklara  Uygulanacak Faiz

Özet : Kooperatif genel kurulunca, kooperatif aidatlarının ödenmesinde temerrüde düşen üyelerden, talep edilecek temerrüt faizinin oranı belirlenirken TBK'nın madde 120’de ifade edilen sınıra uygun karar alınmalıdır. Bir başka ifadeyle, kooperatif genel kurulunca belirlenecek temerrüt faiz oranı, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre belirlenen yasal faiz oranının yüzde yüzünden fazla olamayacaktır. Huzurdaki olayda kooperatif genel kurulunca belirlenebilecek temerrüt faiz oranı yıllık yasal faiz oranı olan %9’un yüzde yüz fazlası olan %18 oranından fazla belirlenemeyecektir.

Yargıtay

23. Hukuk Dairesi

Esas : 2017/887

Karar : 2020/2528

Karar Tarihi : 08.07.2020

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Ticaret Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı vekili, davalının kooperatif üyesi olduğunu, müvekkil kooperatife aidat borcu bulunduğunu, başlatılan icra takibinde asıl alacağa itiraz etmeyip gecikme tazminatına kısmi itirazda bulunduğunu, itirazının haksız olduğunu ileri sürerek; 12.600 TL gecikme faizine yapılan itirazın iptali ile Gaziosmanpaşa 3. İcra Müdürlüğünün 2007/2895 E. sayılı dosyasındaki takibin devamına %40’tan aşağı olmamak koşulu ile icra inkar tazminatına hükmolunmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili , talep edilen gecikme tazminatının hukuka aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davacı kooperatif genel kurullarında aylık %20 gecikme tazmnatına karar verilmesi nedeniyle davacının isteyebileceği gecikme tazminatının bu minvelde hesaplanarak davanın kısmen kabulüne, inkar tazminatının ve fazlaya ilişkin talebinin reddine karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, kooperatif üyeliğinden kaynaklanan üyelik aidat alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Hukukî ilişkilerde temerrüt durumunda, uygulanması öngörülen temerrüt faiz oranı, Türk Borçlar Kanunu madde 120 uyarınca, yıllık yasal faiz oranının (yasal faiz oranı %9’dur) yüzde yüzünü aşamaz. Bu hükme uygun davranmak suretiyle taraflar temerrüt faiz oranını serbestçe belirleyebilir. Bu sınırlama Türk Ticaret Kanunu madde 8/1 uyarınca ticari işlerde uygulanmaz. Somut olayda, kooperatif ile üyesi arasında bir ticari iş söz konusu değildir. Bu sebeple, kooperatif genel kurulunca, kooperatif aidatlarının ödenmesinde temerrüde düşen üyelerden, talep edilecek temerrüt faizinin oranı belirlenirken TBK'nın madde 120’de ifade edilen sınıra uygun karar alınmalıdır. Bir başka ifadeyle, kooperatif genel kurulunca belirlenecek temerrüt faiz oranı, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre belirlenen yasal faiz oranının yüzde yüzünden fazla olamayacaktır. Huzurdaki olayda kooperatif genel kurulunca belirlenebilecek temerrüt faiz oranı yıllık yasal faiz oranı olan %9’un yüzde yüz fazlası olan %18 oranından fazla belirlenemeyecektir.

Bu durumda, mahkemece, anılan yasal düzenleme çerçevesinde somut olay değerlendirilerek, işlemiş temerrüt faizi oranı ve miktarı ile işleyecek temerrüt faiz oranı bakımından yeni bir bilirkişiden denetime elverişli bir rapor alınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı hüküm kurulması doğru olmamış, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Yargıtay

23. Hukuk Dairesi

Esas : 2016/8879

Karar : 2020/519

Karar Tarihi :

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı vekili, Mahkememize verdiği 24.04.2015 havale tarihli dava dilekçesi ile özetle; davalının alacaklı kooperatife ödemesi gereken aidat ve klas borcunu ödememesi nedeni ile 28.340 TL asıl alacak ve 36.818,93 TL faiz alacağı için davalı hakkında ... İcra Müdürlüğünün 2014/2563 sayılı dosyasında başlatılan takibe davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek; itirazın iptali ile takibin devamına, davalı tarafın icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin kooperatife ödeme borcunu yerine getirdiğini, aidat borcu olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davalının, davacı kooperatife 28.736,63 TL asıl alacak, 33.305,86 TL gecime cezası olmak üzere toplam 67.855,86 TL borçlu olduğunun tespit edildiği, borcun miktarının hesaplanması için bilirkişiye başvurulduğu, 2010 yılından itibaren biriken borcun davalı için likit kabul edilemeyeceği ve davalının kötüniyetli olduğu ispatlanamadığından inkar tazminatının reddi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2-Dava, kooperatif üyeliğinden kaynaklanan üyelik aidat alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Hukukî ilişkilerde temerrüt durumunda, uygulanması öngörülen temerrüt faiz oranı, Türk Borçlar Kanunu madde 120 uyarınca, yıllık yasal faiz oranının (yasal faiz oranı %9’dur) yüzde yüzünü aşamaz. Bu hükme uygun davranmak suretiyle taraflar temerrüt faiz oranını serbestçe belirleyebilir. Bu sınırlama Türk Ticaret Kanunu madde 8/1 uyarınca ticari işlerde uygulanmaz. Somut olayda, kooperatif ile üyesi arasında bir ticari iş söz konusu değildir. Bu sebeple, kooperatif genel kurulunca, kooperatif aidatlarının ödenmesinde temerrüde düşen üyelerden, talep edilecek temerrüt faizinin oranı belirlenirken TBK'nın madde 120’de ifade edilen sınıra uygun karar alınmalıdır. Bir başka ifadeyle, kooperatif genel kurulunca belirlenecek temerrüt faiz oranı, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre belirlenen yasal faiz oranının yüzde yüzünden fazla olamayacaktır. Huzurdaki olayda kooperatif genel kurulunca belirlenebilecek temerrüt faiz oranı yıllık yasal faiz oranı olan %9’un yüzde yüz fazlası olan %18 oranından fazla belirlenemeyecektir.

3- Bu durumda, mahkemece, anılan yasal düzenleme çerçevesinde somut olay değerlendirilerek, işlemiş temerrüt faizi ve miktarı ile işleyecek temerrüt faiz bakımından yeni bir bilirkişiden denetime elverişli bir rapor alınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı hüküm kurulması doğru olmamış, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda (1) numaralı bendde açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) numaralı bendde açıklanan nedenlerle diğer itirazlarının kabulü ile yerel mahkeme kararının davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.01.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05321670913 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Şirket Ortaklığından Çıkarılma İle Çıkarılma Payı Ve Kar Payı Ödenmesine Dair İlam

Şirket Ortaklığından Çıkarılma İle Çıkarılma Payı Ve Kar Payı Ödenmesine Dair İlam

Özet : Şirket ortaklığından çıkarılma ile çıkarılma payı ve kar payı ödenmesine dair ilamın kişiler hukukuna ilişkin, kayıt ve sicillerde değişiklik yaratan ilam niteliğinde olduğu anlaşılmakla kesinleşmeden takibe konu edilmesi mümkün değildir.

Yargıtay

12. Hukuk Dairesi

Esas : 2019/10942

Karar : 2020/5968

Karar Tarihi : 30/06/2020

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlular aleyhine başlatılan ilamlı icra takibinde; borçluların icra mahkemesine başvurusunda; sair şikayetleri ile birlikte takip dayanağı olan ilamın ticari şirket ortaklığından çıkarılma, çıkma payı ve kar payına hükmedilmesine ilişkin olduğunu, bu nevi ilamların kesinleşmeden icra takibine konulamayacağını ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep ettiği, mahkemece; takibe konu ilamın infazı için kesinleşmesine gerek bulunmadığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği, borçlular tarafından ilk derece mahkemesi kararına karşı istinaf yoluna başvurulması üzerine, bölge adliye mahkemesince, ilamın kesinleşmeden infazı mümkün ilamlardan olduğu, TTK'nun 642/1. maddesi gereği ilam kesinleşmeden ayrılma akçesinin muaccel hale gelmeyeceği itirazının dar yetkili icra mahkemesince incelenemeyeceği gerekçesi ile şikayetin reddi gerektiğinden bahisle istinaf talebinin reddine, ilk derece mahkemesi gerekçesi düzeltilerek mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 367/1. maddesi gereğince, temyiz kararın icrasını durdurmaz. Yani kural olarak kararın kesinleşmemiş olması, kararın yerine getirilmesini önlemez. Ancak, bazı istisnai durumlarda ilam kesinleşmedikçe icraya konulamaz.

Aynı maddenin 2. fıkrası gereğince kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe infaz edilemez.

Somut olayda, takip dayanağı ... Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nin 17/12/2018 tarih ve 2017/216 esas, 2018/1382 karar sayılı ilamında, "...2-Asıl davada;...b-Davacı ...'ün davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti. ortaklığından çıkarılmasına, c-Çıkma bedeli olarak 2.227.331,65 TL çıkma payının davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti'den tahsili ile davacı ...'e verilmesine, ç-Ayrıca 252.426,02 TL kar payının davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti'den tahsili ile davacı ...'e verilmesine,... 3-Birleştirilen davada;...b-Davacı ...'ün davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti ortaklığından çıkarılmasına, c-Çıkma bedeli olarak 1.782.618,36 TL çıkma payanın davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti'nden tahsili ile davacı ...'e verilmesine, ç-Ayrıca 208.140,52 TL

kar payının davalı ...Uluslararası Nakliyat Tic. Ltd. Şti'nden tahsili ile davacı ...'e verilmesine, ..." şeklinde hüküm kurulduğu, takip tarihi olan 23/01/2019 tarihi itibariyle dayanak ilamın kesinleşmemiş olduğu görülmektedir.

Takip talebi ve buna uygun olarak düzenlenen icra emrinin incelenmesinde, borçluların limited şirket olduğu, takip dayanağı ilamda şirket ortaklığından çıkarılma ile çıkarılma payı ve kar payı ödenmesine karar verildiği,ilamın kişiler hukukuna ilişkin, kayıt ve sicillerde değişiklik yaratan ilam niteliğinde olduğu anlaşılmakla kesinleşmeden takibe konu edilmesi mümkün değildir.

O halde, yukarıda açıklanan gerekçeyle şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup bölge adliye mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Borçluların temyiz itirazlarının kabulü ile yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddesi uyarınca, ... Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi'nin 27/05/2019 tarih, 2019/1298 E. - 2019/936 K. sayılı kararının (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 30/06/2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Gaziantep Ticaret Hukuku Avukati

Gaziantep Ticaret Hukuku Avukatı

Gaziantep’deki Şirketler İçin Profesyonel Ticaret Hukuku Desteği

Gerek yerli gerek ise yabancı şirketlerin ticaret hukuku alanında çeşitli problemleri söz konusu olmaktadır. Gaziantep’de hizmet veren hukuk büromuz; şirketlerin kuruluş, açılış, birleşme, ticaret odasına tescili, şirketlerin ihyası, isim ve ünvan tescili, genel kurul ve yönetim kurulu prosedürleri ve şirketi etkileyecek bütün hukuki kararlarında avukatlık ve hukuki danışmanlık sunar.

Gaziantep’deki şirketlerden genel olarak aldığımız ticari avukatlık talepleri ise şu şekildedir:

.Şirket esas sözleşmesinin belirlenmesi ve değiştirilmesi,

.Sermaye arttırımı, istatistiksel oranlaması ve indirimi,

.Sermaye değişikliği ile ortakların hukuki çıkar dengesinin sağlanması,

.Anonim ortaklıklarda yönetim kurulu üyelerinin kişisel borçlarının takibi,

.Şirketin alacaklarının icra takibi yoluyla tahsil edilmesi ,

.Şirketin sona erme, tasfiye-iflas işlemleri,

.Şirketlerin cezai müeyyideleri,

Gaziantep İli İçerisinde Sunduğumuz Ticaret Hukuku ve Şirket Danışmanlığı Hizmetlerimiz

Avukat  Hukuk Bürosu ticaret ve şirket avukatlığı hizmetini Gaziantep ili sınırları içerisinde yer alan ve Gaziantep Ticaret Odası’na kayıtlı şirketler için sunmaktadır. Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemeleri’nde açılmış ve devam etmekte olan davalar için hizmet vermekteyiz. Ticaret mahkemeleri nezdindeki davalar ve şirketlere verdiğimiz danışmanlık hizmeteri özetle şu şekildedir;

.Gerek yerli gerek ise yabancı uyruklu müvekkilere ait şirketlerin(A.Ş, .L.T.D., Komandit, Kooperatif, Kolektif tabanlı)  kurulumunu gerçekleştirmek,

.Şirket ismi ve Ticaret Ünvanı kayıt ve tescil işlemleri,

.Şirket ismi ve ünvanının hukuki olarak korunması,

.Şirket kurucu sözleşmesinin(esas sözleşme) belirlenmesi ve değişiklikler,

.Şirketin gelir sağlama, devamlılık, bağımsızlık ve sermaye sınırlarının takip ve kontrol

Azınlık Pay Sahipleri için Anonim Şirketten Çıkış Bileti Haklı Nedenle Fesih Davası - Gaziantep Avukat

Azinlik Pay Sahipleri icin Anonim sirketten cikis Bileti  Hakli Nedenle Fesih Davasi - Gaziantep Avukat

Azınlık Pay Sahipleri için Anonim Şirketten Çıkış Bileti  Haklı Nedenle Fesih Davası - Gaziantep Avukat

Yeni 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu TTK ile hukukumuza kazandırılmış olan en önemli davalardan biri haklı nedenle fesih davasıdır. TTK 531. maddesi ile düzenlenen bu dava, hâkim ortağın menfaat ihlallerine karşı çaresiz durumda kalan azınlık pay sahipleri içinde oldukça önemli bir olanak yaratılmıştır.

Haklı nedenle fesih davası uygulamada şirketten ayrılmak isteyen pay sahipleri için de bir çıkış noktası yaratmaktadır. Paylarını iradi olarak  başkasına devredemeyen ve şirket bünyesinde yer almak istemeyen pay sahipleri, bu davayla şirketten çıkarılmalarını isteme hakkına sahiptir. Zira bu dava neticesinde, hâkim tarafından fesih yerine bir takım alternatif çözümlere karar verilebilmektedir. Uygulamada çoğunlukla haklı bir nedenin varlığı halinde, şirketin devamlılığını sağlamak amacıyla, davacı pay sahibinin pay bedellerinin ödenerek şirketten çıkarılmasına karar verildiği gözlemlenmektedir.

Bu makale ile genel olarak anonim ortaklıkta haklı nedenle fesih davası hakkında bilgiler verilecek ve ardından davanın uygulamadaki görünümü ele alınarak şirketten ayrılmak isteyen pay sahiplerinin neler yapabileceği üzerinde durulacaktır.

A. Genel Olarak Haklı Nedenle Fesih Davası

Sermayenin en az %10'una (halka açık şirketlerde %5) sahip olan payların sahipleri, haklı bir nedenin varlığı halinde şirketin feshine karar verilmesini Mahkemeden talep edebilir.

Bir diğer önemli husus ise "haklı neden" kavramından ne anlaşılması gerektiğidir. Haklı neden kavramına yargı kararları ve doktrin ışığında şunlar örnek verilebilir:

1.İsviçre Doktrininde, genel kurulun devamlı olarak hukuka aykırı şekilde toplantıya çağrılması ya da genel kurul toplantısı için hiç çağrı yapılmaması pay sahiplerinin bilgi alma ve inceleme haklarının engelleniyor olması, aile şirketlerinde yaşanan ailevi ve kişisel problemlerin şirket üzerinde olumsuz etkiler yaratması ve şirketin uzun bir süre kâr dağıtımı yapamaması  haklı neden olarak gösterilmektedir.

2.Türk Doktrininde, şirketin kötü yönetilmesi ve şirket kaynaklarının devamlı olarak çoğunluğa aktarılması veya çoğunluk lehine kullanılması haklı neden olarak gösterilmektedir.

3.İsviçre Federal Mahkemesi kararlarında ise kâr payı dağıtılmaması gibi sebeplerle azınlık pay sahipleri haklarının sürekli olarak ihlal ediliyor olması, haklı neden olarak sayılmaktadır.

4.Yargıtay kararlarında da şirketin sürekli olarak zarar etmesi, şirketin kuruluş ve gayesinin gerçekleşmesine imkân kalmaması, pay sahipleri arasındaki ciddi anlaşmazlıklar ve ortağın bakiye sermaye borcunu ödemekte temerrüde düşmesi gibi hususların haklı neden olarak kabul edilebileceği belirtilmiştir.

Sayılan örnekler sınırlı olmamakla birlikte, haklı neden kavramına nelerin dahil edilebileceği hâkim tarafından somut olayın özelliklerine göre değerlendirilecektir.

Haklı nedenle fesih davasında yetkili mahkeme, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesidir. Davanın, bizzat şirket tüzel kişiliğine yöneltilerek açılması gerekmektedir. Yargıtay’ın bazı kararlarında, davalı hâkim ortağın şirketten çıkarılmasının talep edilmesi halinde, davanın, davalı pay sahiplerine yöneltilebileceği belirtilmiştir.

TTK’da haklı nedenle fesih davasına ilişkin olarak bir hak düşürücü süre yer almamaktadır.

B. Hâkim Tarafından Alternatif Bir Çözüme Karar Verilebilmesi

Haklı nedenle fesih davasının en önemli özelliklerinden biri ise  hâkimin talep dışı karar verme yetkisinin de bulunmasıdır. Bir başka deyişle hâkim, fesih yerine kanunda da belirtildiği üzere; pay sahibinin, pay bedellerinin ödenmesiyle şirketten çıkarılmasına ya da daha uygun başka bir çözüme karar verebilir. Buna göre hâkim, somut olayın özelliklerini göz önünde bulunduracak ve şirketin feshinden daha uygun ve hafif bir çözüm olduğuna kanaat getirirse bu yollara başvurabilecektir.

Doktrinde, bu tür durumlarda hâkim tarafından, kâr payı dağıtımına karar verilebileceği, gerekli görüldüğü takdirde şirket esas sözleşmesinde değişiklik yapılmasının sağlanabileceği, genel kurul kararının içeriğinin değiştirilebileceği ya da genel kurul kararının geçersizliğine karar verebileceği, bir pay sahibinin yönetim kurulu üyeliğine getirilebileceği vb. birtakım örnekler sayılmaktadır.

Feshin son çare olması ilkesi uyarınca, hâkimin ticari hayatın ve şirket faaliyetlerinin devamlılığını gözetir bir tutum sergilemesi gerekmektedir. Bununla birlikte davacı azınlığın da menfaati dikkate alınmalıdır. Bu yönüyle haklı nedenle fesih davası, şirket içi uyuşmazlıkların çözümlenmesi noktasında etkin bir yöntemdir.

C. Pay Sahibinin Şirketten Çıkarılmasına Karar Verilebilmesi

Uygulamada çoğunlukla haklı nedenle fesih davasının terditli olarak açıldığı ve davacıların şirketin feshi talebinin yanı sıra şirketten çıkarılmayı da talep ettiği gözlemlenmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, hâkim, şirketin feshini son çare olarak göz önünde bulunduracaktır. Doktrinde sayılan alternatif çözümlere ise çoğunlukla hakimler başvurmamaktadır. Buna karşın haklı nedenle fesih davalarının önemli bir bölümü, davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmasına karar verilmesi ile sonuçlanmaktadır. Zira TTK lafzında da bizzat örnekseme yolu ile bu alternatif çözüme işaret edilmektedir. Ancak hâkim tarafından bu alternatif çözüme başvurulacaksa davacı pay sahiplerine, paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenmesine de karar verilmesi gerekecektir. Hatta davacı pay sahiplerinin pay bedellerinin ödenerek şirketten çıkarılması seçeneği göz önünde bulundurulmadan şirketin feshine karar verilen birçok yerel mahkeme kararı hakkında Yargıtay tarafından bozma kararı verildiği gözlemlenmektedir.

Uygulamada çoğunlukla davacılar tarafından, şirketin mali ile  finansal durumu hakkında bilgi alınamaması ile bilgi alma haklarının engelleniyor olması, şirketin sürekli olarak zarar etmesi ve iyi yönetilemiyor olması, pay sahipleri arasında sürekli olarak ihtilaf yaşanıyor olması ve bu durumun şirket faaliyetlerini sekteye uğratması, şirketin sürekli olarak zarar etmesi, şirketin amacını gerçekleştirmesinin artık mümkün olmaması gibi iddialar ile haklı nedenle fesih davası açılmaktadır. Kuşkusuz bu ve benzeri iddialar, haklı neden kavramına dahil edilebilecek niteliktedir. Bu durum, iradi yolla şirketten ayrılamayan ve paylarını bir başkasına devredemeyen pay sahiplerine de bir olanak tanımaktadır.

Uygulamada şirketten ayrılmak isteyen pay sahiplerinin, adeta şirket ile arasında ihtilaf yarattığı ve terditli olarak haklı nedenle fesih davası açarak esasen şirketten çıkarılmayı amaçladığı gözlemlenmektedir. Bilhassa azınlık pay sahipleri tarafından şirketten çıkma imkanı bulamadıkları takdirde, öncelikle azınlık pay sahiplerinin gerçekleşen genel kurul davasına katılarak TTK 420. maddesi uyarınca bilanço görüşmelerini ertelettikleri, akabinde genel kuruldan kanunda verilmesi yer almayan bilgi ve belgeleri talep ettikleri, bu usul ve yasada yer almayan talepleri şirket tarafından reddedilince TTK 437. maddesinde düzenlenen bilgi edinme davası, TTK 445. maddesinde düzenlenen genel kurul kararının iptali davası, TTK 439. maddesinde düzenlenen özel denetçi tayini davası, akabinde TTK 555. maddesinde düzenlenen yönetim kurulu sorumluluğu davalarını açarak şirket ile bu kadar fazla sayıda ihtilafı olan azınlığın şirketin feshini istemesinde haklı bir nedeni olduğu iddiası ile Mahkemeye başvurarak alternatif çözüm yolu olan davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmasına karar verilmesi ile sonuçlanmaktadır. Bu gibi hallerde, davacı şirket ortağının haklı sebeplerinin varlığının tartışılması, davacı azınlık pay sahibi tarafından ikame edilen davaların sadece uyuşmazlık ve dolayısıyla haklı sebep yaratmak amaçlı olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir.

D. Haklı Nedenle Fesih Davasının Tahkime Elverişliliği

Haklı nedenle fesih davasının tahkime elverişliliği konusunda doktrinde farklı görüşler mevcuttur. Ancak Yargıtay uygulamasına göre, şirketin feshine ilişkin bu davanın tahkim yolu ile çözümlenmesi mümkün değildir. Yargıtay incelemesine konu olmuş bir uyuşmazlıkta, davalı vekili tarafından, hissedarlar arasındaki uyuşmazlıkların çözümü konusunda ICC Tahkim Enstitüsünün yetkili olduğu ve hissedarlar sözleşmesinde tahkim şartı olduğu belirtilmiştir. Yerel mahkeme tarafından tahkim şartının varlığı göz önünde bulundurularak davanın usulden reddine karar verilmiştir. Ancak Yargıtay, sadece tarafların iradelerine dayalı konular hakkında tahkime gidilebileceğini, fakat şirketin feshine ilişkin bir uyuşmazlığın tarafların iradelerine bağlı olmadığını belirtmiş ve uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözümlenemeyeceğine karar vermiştir.

E. Haklı Nedenle Fesih Davasının Dava Şartı Arabuluculuk Kapsamında Değerlendirilmesi

19.12.2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7155 sayılı kanun ile “konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerine ilişkin ticari davalarda”, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı haline getirilmiştir. Bu düzenleme ile hangi ticari davalar için arabulucuya başvurma zorunluluğu doğduğu ile ilgili uygulamada tartışmalar mevcuttur. Bununla birlikte, uygulamada çoğu ticari dava için öncelikle arabulucuya başvurma eğilimi olduğu da gözlemlenmektedir. Ancak haklı nedenle fesih davasının konusunun bir miktar paranın ödenmesine ilişkin olmadığı açıktır. Davanın terditli olarak açılması ve hatta davacının doğrudan paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenerek şirketten çıkarılmasını talep etmesi durumunda dahi haklı nedenle fesih davasının, dava şartı arabuluculuk kapsamında değerlendirilmemesi gerektiği kanaatindeyiz. Zira bu ihtimallerde dahi dava esasen şirketin feshine ya da davacının bir denkleştirme ile şirketten çıkarılmasına ilişkindir. Henüz yeni denilebilecek bir düzenleme olması nedeniyle konuya ilişkin Yargıtay uygulaması şekillenmemiş olmakla beraber ilerleyen süreçte yargı kararları ile uygulamaya yön verileceği düşünülmektedir.

Sonuç

Haklı nedenle fesih davası, haklı neden kavramına nelerin dahil edilebileceği konusunda hâkime oldukça geniş bir takdir yetkisi tanımakta ve hâkim, bu dava neticesinde talep dışı karar verebilmektedir. Bu yönüyle dava, özellikle şirketten ayrılmak isteyen pay sahipleri için önemli bir olanak sağlamaktadır.

Haklı nedenle fesih davası ile ihtilaf halinde olan azınlık ve hâkim ortak arasındaki çözümsüzlük halinin ortadan kaldırılması amaçlanmakla birlikte fiilen çözümsüzlük olmamasına rağmen şirketten ayrılmak isteyen pay sahipleri bakımından da açtıkları diğer davalar ile birlikte haklı sebep oluşturma imkanı tanınmıştır.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

COVID-19 Sermaye Şirketlerinde Kâr Payı Dağıtımını Sınırlandıran Düzenlemenin Usul, Esas ve İstisnaları - Gaziantep Avukat

COVID-19 Sermaye sirketlerinde Kâr Payi Dagitimini Sinirlandiran Duzenlemenin Usul, Esas ve istisnalari - Gaziantep Avukat

COVID-19 Sermaye Şirketlerinde Kâr Payı Dağıtımını Sınırlandıran Düzenlemenin Usul, Esas ve İstisnaları - Gaziantep Avukat

Giriş

COVID-19 nedeniyle alınan önlemler kapsamında, 17.04.2020 tarihli, Resmi Gazete’de yayımlanan 7244 Sayılı Yeni Koronavirüs (COVID-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (“Kanun”) uyarınca, kâr payı dağıtımına sınırlamalar getirilmiş ve bu amaçla Türk Ticaret Kanunu’na geçici 13.madde eklenmişti. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun Geçici 13’üncü Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ (“Tebliğ”) ise 17.05.2020 tarihli ve 31130 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Tebliğ Kapsamında Kâr Payı ve Kâr Payı Avansı Dağıtım Esasları

Sermaye şirketlerinde 30 Eylül 2020 tarihine kadar (i) 2019 yılı net dönem kârının yalnızca %25’ine kadarının dağıtımına karar verilebilir; (ii) Geçmiş yıl kârları ve serbest yedek akçeler dağıtıma konu edilemeyecektir, ancak TTK’nın 462. Maddesinde öngörülen iç kaynaklardan yapılacak sermaye artırımlarında bu sınırlama uygulanmayacaktır; (iii) Genel kurullarca yönetim kurullarına kâr payı avansı dağıtımı yetkisi verilemeyecektir ve (iv) 17.04.2020 tarihinden önce genel kurulca kâr payı dağıtım kararı alınmasına rağmen, henüz pay sahiplerine ödeme yapılmamış veya kısmi ödeme yapılmışsa, 2019 yılı net dönem karının %25’ini aşan kısmı ertelenecek ve ertelenen ödemelere ilişkin olarak faiz tahakkuk ettirilmeyecektir.

Kâr payı Dağıtımı Sınırlamasına Getirilen İstisnalar

Aşağıda belirtilen şartları sağlayan şirketler, 30 Eylül 2020 tarihine kadar geçerli olan kâr payı dağıtımına ilişkin esasların uygulanmasından muaf tutulmuştur;

120.000 TL ve altında kâr payı dağıtımı kararı alan şirketler kâr payı dağıtım sınırlamasına tabi olmayacaklardır. Ancak dağıtılacak kâr payı tutarı 120.000 TL altında olsa bile; COVİD-19 kaynaklı zorlayıcı sebep gerekçesiyle kısa çalışma ödeneğinden ve/veya ücretsiz izin nakdi ücret desteğinden yararlandırılan çalışanları bulunan şirketler ile Hazine destekli kredi kefaleti (KGF) bulunanlar kâr payı dağıtımı sınırlamasına tabi olacaklardır.

Pay sahiplerince, dağıtımına karar verilen kâr payının yarısından fazlasının, Kanun hükümleri çerçevesinde başka bir sermaye şirketine olan sermaye taahhüt borcunun nakden ve defaten ifasında kullanılması şartıyla, kâr payı dağıtımı kararı alınan şirketler kâr payı dağıtım sınırlamasına tabi olmayacaklardır.

Pay sahiplerine dağıtımına karar verilen kâr payının, imzalanan kredi sözleşmeleri veya proje finansman sözleşmeleri kapsamında 30 Eylül 2020 tarihine kadar vadesi gelen yükümlülüklerin nakden ödenmesinde kullanılması şartıyla, kar payı dağıtım kararı alan şirketler bu sınırlamaya tabi olmayacakladır.

Kâr Payının Hesaplanmasında Esas Alınacak Finansal Tablolar

Kâr payının hesaplanmasında;

Finansal tablolarını Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından belirlenen standartlara uygun olarak hazırlamak zorunda olanlar tarafından bu kapsamda düzenlenen finansal tablolar esas alınacaktır.

Bunlar dışında kalanlar tarafından ise Vergi Usul Kanunu’na göre hazırlanan finansal tablolar esas alınacaktır.

Ancak, dağıtılması öngörülen kâr payı tutarı, Vergi Usul Kanunu’na göre tutulan kayıtlarda bulunan kâr dağıtımına konu kaynakların toplam tutarını aşamayacaktır.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

ÖZELDE ÇALIŞAN HEKİMLERE ŞİRKET KURDURULMASI İLE İLGİLİ BİLGİLENDİRME

oZELDE cALIsAN HEKiMLERE siRKET KURDURULMASI iLE iLGiLi BiLGiLENDiRME

ÖZELDE ÇALIŞAN HEKİMLERE ŞİRKET KURDURULMASI İLE İLGİLİ BİLGİLENDİRME

SGK’nın 03.07.2015 tarihli Genelgesi ve bazı Özel Sağlık Kuruluşlarında çalışan hekimlere şirket kurdurulması ile ilgili olarak Odamıza yapılan başvurular nedeniyle Odamızın avukatı Av. Bilgehan YAŞA’nın konu ile ilgili hukuki değerlendirmesi aşağıda görülmektedir.

Mersin Tabip Odası Yönetim Kurulu

SGK’nın 3.7.2015 tarihli Genelgesi ve bazı Özel Sağlık Kuruluşlarında çalışan hekimlere şirket kurdurulması konusundaki hukuki görüş ve önerilerimizdir;

 Son yıllarda bazı Özel Sağlık kuruluşları, kârlarını arttırmak ve işverenlerin iş hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulabilmek adına çalışanları olan hekimlerden, şirket kurarak kendilerine hizmet faturası kesmelerini ve ücretlerini bu fatura karşılığında ödemeyi istemekte ve bu şekilde çalışmayı önermektedir. Aslında bordro karşılığında ücretli olarak çalışması gereken hekimler, şirket kurup asıl işverene hizmet satarmış gibi konumlandırılmaya yönlendirilmektedirler. Bu şekilde iş ilişkisinin taşeronluk gibi sunulmasıyla, çalışanların işçilik haklarından yoksun kalması, işverenin de İş Hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulması amaçlanmaktadır. 

Hastane işletmecisi ile çalışan hekim arasındaki işçi işveren ilişkisini perdelemeye çalışan bu uygulama hukuka aykırı olduğu gibi hekimin de aleyhine sonuçlar doğurmaktadır. Zira hekim, Özel Sağlık kuruluşunda işçi olarak çalışırken bu durum doktorun daha lehinedir. Zira bu durumda hekim, İş Kanunundan kaynaklanan haklara sahiptir; ihbar, kıdem tazminatı, fazla çalışma alacağı, yıllık izin vs gibi. 

İşverenler tarafından “bak ne güzel şirket kurmuş oldun her harcamanı gider gösterebileceksin, ödediğin vergi düşecek” denilip sistem cazip bir şeymiş gibi sunulmaya çalışılsa da, aslında “hizmet sözleşmesi”nin “hizmet alım sözleşmesi”ne dönüştürülmesiyle yıllık izinden fazla çalışmaya, kıdem tazminatından işe iadeyi talep hakkına kadar pek çok işçilik hakkının ortadan kalkmakta, hekim uzun vadede fazlasıyla zarar görmektedir. Hastane işletmecisi ile çalışan hekim arasındaki işçi işveren ilişkisini perdeleme amacına yönelik bu yöntem, kanaatimizce hukuka aykırıdır.

Ne var ki, hukuka aykırı bu yöntem; 6645 sayılı Torba Yasa ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasına eklenen Ek madde 10. hükmüyle yasal hale getirilmeye çalışılmıştır. SGK da yayınladığı 3.7.2015 tarih ve 2015-19 sayılı Genelge ile söz konusu Yasa’nın uygulamasına ilişkin bir takım ayrıntılar getirilmiştir.

6645 sayılı Torba Yasanın ilgili Ek madde 10. Madde hükmü şöyledir;

“EK MADDE 10

Kurumla sözleşmeli özel sağlık hizmeti sunucuları tarafından Kuruma bildirilen hekimlerden Kurumca belirlenen yüzdelik oran içerisinde kalan ve sözleşme kapsamı branşlarda fiilen hizmet sunan sağlık hizmet sunucusu bünyesindeki hekimlerle sınırlı olmak üzere,

a) İl Sağlık Müdürlüklerinden çalışma izni almak suretiyle ve 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanuna aykırı olmayacak şekilde sözleşme ile çalıştırmış oldukları hekimlerden aynı zamanda fatura karşılığı hizmet alımı yaparak,

b) Bir iş sözleşmesine tabi olmamakla birlikte, İl Sağlık Müdürlüklerinden çalışma izni almak suretiyle ve 1219 sayılı Kanuna aykırı olmayacak şekilde hekimlerden fatura karşılığı hizmet alımı yaparak, genel sağlık sigortası kapsamındaki kişilere vermiş oldukları sağlık hizmetlerini Kurumca belirlenmiş usul ve esaslara uygun olarak fatura etmeleri hâlinde,verilmiş olan sağlık hizmetlerinin bedeli Kurum tarafından karşılanır.

Şirket ortağı olan veya mesleğini serbest olarak icra eden hekimler ile tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan kişiler, özel hukuk kişileri ve/veya vakıf üniversitelerine ait sağlık kurum ve kuruluşları bünyesinde hizmet vermeleri hâlinde sözleşmelerinde aksine bir hüküm bulunmadıkça bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı sayılır. Ancak, bu maddenin yayımı tarihinden önce 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı olarak çalışılan sürelere ilişkin haklar saklıdır.”

Söz konusu ek 10.madde ile 2015/19 sayılı Genelge’nin ilgili maddeleri birlikte değerlendirildiğinde özel sağlık kuruluşlarında görev yapan hekimler yönünden şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür:

1-) Bu düzenleme Sosyal Güvenlik Kurumu ile sözleşmeli özel sağlık hizmeti sunucularında, SGK ile sözleşme yapılan dalda fiilen çalışan hekimleri kapsamaktadır. Yani SGK ile sözleşmesi bulunmayan kuruluşlarda görev yapan hekimler bu hükmün dışındadır.

2-) Kapsamda yer alan hekimlerden özel sağlık kuruluşu ile iş sözleşmesi olan, yani bordro karşılığı özel hastane işletmecisinden ücret alarak çalışanların özel sağlık kuruluşuna aynı zamanda fatura karşılığı sundukları sağlık hizmetleri ile özel sağlık kuruluşu ile aralarında iş sözleşmesi olmaksızın, İl Sağlık Müdürlüğünden gerekli çalışma izni alınarak özel sağlık kuruluşunda hizmet sunan hekimlerin fatura karşılığı sundukları hizmetlerin bedeli SGK tarafından özel sağlık kuruluşuna ödenebilecektir. Böylece, aslında aralarındaki ilişkinin doğası gereği hizmet akdi olması gerekirken işveren ihtiyaçlarını karşılamak için kendisine şirket kurdurulup özel hastaneye hizmet satar gösterilen kişiden alınan hizmetin SGK’ya satılmasında bedelinin ödenememesine ilişkin kural aşılmış olmaktadır.

3-)Özel sağlık kuruluşları ile işçi hekimler arasındaki iş akdi, hizmet alım sözleşmesine dönüştürülmektedir. Bununla hekimlerin İş Kanunu uyarınca işçi olmaktan kaynaklı sahip olduğu bir takım haklardan (Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışmaya haklar, izin vb.) mahrum bırakılması gündeme gelmiştir.

4-)Şirket sahibi olan ve Özel Sağlık kuruluşuna hizmet satan hekim, özel sağlık kuruluşuna sattığı hizmetin yürütümü için gerekli masrafları kendi karşılamak durumunda kalacaktır. Bunun sonucu olarak da hekimin vergi yükümlülüğü doğacak ve sadece satılan sağlık hizmetini yürütümü için zorunlu olan giderleri vergiden düşebilecektir.

5-) Yapılan yasal düzenlemeyle, halen Bağkur’lu olmakla birlikte özel sağlık kuruluşları ile vakıf üniversitelerine ait sağlık kurum ve kuruluşlarında hizmet verenlerin sözleşmelerinde aksine bir hüküm bulunmadıkça Bağkur’lu sayılacakları belirtilmiştir. Böylece, asıl olarak işçi statüsünde çalışmaları sebebiyle Yasa’nın 4/a kapsamında SSK’lı işçi olarak değerlendirilmeleri gereken hekimlerin, işverenle aralarındaki sözleşmede yapacakları nitelemeyle 4/b kapsamında kendi hesabına (Bağımsız) çalışan Bağkur’lu olarak değerlendirilmelerine yol açabilecek bir hüküm getirilmiştir. Böylece emeklilik için prim ödeme günleri artıyor; 7200 gün iken 9000 gün şartı aranıyor. Çalışma yılı şartı 20 yıl iken 25 yıl şartı aranmaktadır. 

Neticede bu yasal düzenlemeyle, aradaki çalışma ilişkisinin niteliğine bakılmaksızın hekimin hangi sigorta türüne bağlı olacağı çalışan hekimin aleyhine olabilecek bir şekilde işverenin inisiyatifine bırakılmaktadır.

DEĞERLENDİRME SONUCU VE ÖNERİLER;

A-) İş hukuku esaslarına ve istikrar kazanmış Yargıtay içtihatlarına göre, iş ilişkisinin niteliği ve bu ilişkiye uygulanacak Sosyal Güvenlik Kuralları, tarafların iradesiyle değil çalışmanın niteliğine göre belirlenir. Olası uyuşmazlıklarda, taraflar arasındaki sözleşmedeki nitelemeler değil somut olaydaki gerçek ilişkinin dinamiklerine bakılarak tatbik edilecek hukuk kuralları belirlenir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na konulan Ek bir maddeyle, iş ilişkisinin niteliği ne olursa olsun hekimle özel sağlık kuruluşu arasındaki ilişkinin niteliğini ve hekimin tabi olacağı sosyal güvenlik kurallarını tarafların (yani işverenin) belirleyebileceğini söylemek iş hukukunun temel esaslarına aykırıdır. Bir işin niteliğinin göz ardı edilip ilişki türünü tarafların belirmesi hukuken mümkün değildir. 

Bu bakımdan taraflar arasındaki sözleşmede aralarındaki iş ilişkisinin 5510 sayılı Yasa’nın 4/a (işçi-SSK) veya 4/b (bağımsız çalışan – Bağ-Kur) kapsamında değerlendirileceğini belirtmeleri aslında bir anlam ifade etmez. Bu bakımdan, yasal düzenlemede yer alan “sözleşmelerinde aksine bir hüküm bulunmadıkça” ibaresinin, taraflar arasındaki iş ilişkisinin unsurlarına ilişkin belirlemelerin söz konusu iş ilişkisini 5510 sayılı Yasa’nın 4/a maddesi kapsamında değerlendirmeyi gerektirmemesi halinde 4/b kapsamında sigortalı sayılır olarak anlaşılıp uygulanması gereklidir. Aksi yöndeki yorum ve SGK Genelgesi, sosyal güvenlik hakkının kapsamının belirlenmesinin tarafların, doğal olarak işverenin, iradesine bırakılmasına sebep olması bakımından hakkın özünü zedelemektedir.

Bu uygulamanın olumsuz etkilerinden korunmak için özel sağlık kuruluşu işletmecisi ile hekim arasındaki sözleşmede sosyal güvencenin 5510 sayılı Yasa’nın 4/a maddesine göre sağlanacağının belirtilmesinde pratik yarar vardır.

Ancak şunu önemle vurgulamalıyız ki; özel sağlık kuruluşunun hekime ücret karşılığı iş gördürdüğü, hekimin de bağımlı ve düzenli olarak özel sağlık kuruluşuna hizmet sunduğu bu ilişki türü taraflar ne olarak nitelendirirse nitelendirsin bir iş sözleşmesidir.

Bu nedenlerle hekimle özel hastane arasında iş sözleşmesinin bütün unsurlarını taşıyan bir çalışma ilişkisi mevcut olmasına karşın hizmet alım sözleşmesi adıyla taşeronluk sözleşmesi yapmalarının ve SGK’nın da bu sözleşmeyi tanımış olmasının hekimin çalışmasının getirdiği işçilik haklarını ortadan kaldırmayacağı kanaatindeyiz.

B-)Öte yandan söz konusu değişiklik yapılırken uygulanan yöntem Kanun yapma tekniğine de aykırılık teşkil etmektedir. Çünkü Sosyal Güvenliğe ilişkin geri ödeme esaslarını belirlemek üzere çıkarılan 5510 sayılı Yasa’ya eklenen ek bir madde ile İş Kanunu’nun düzenleme alanına müdahale edilmektedir. Üstelik bu müdahale özel sağlık kuruluşlarında ücretli çalışan hekimin işçilik haklarını ortadan kaldırmak ve işvereni işçiye yönelik yasal yükümlülüklerinden kurtarmak amacıyla yapılmaktadır.

Bu tutum ülkemizin de onayladığı Avrupa Sosyal Şartı’nın ‘Sosyal Güvenlik Hakkı’ başlıklı 12. maddesinde, devletlerin Sosyal güvenlik sistemini giderek daha yüksek bir düzeye çıkarmakla ve çalışanların sosyal güvenlik koşullarını iyileştirmekle yükümlü oldukları yönündeki düzenlemeye tamamen aykırılık teşkil etmektedir.

C-) ilgili Genelge’nin iptali için Türk Tabipleri Birliği iptal davası açmıştır. Dava henüz sonuçlanmamıştır.

D-)Bilinmeli ki, hekimler açısından Şirket kurarak hizmet satmak hizmet akdi ile çalışmaktan daha avantajlı değildir (ihbar, kıdem tazminatları, fazla çalışma, yıllık izin gibi birçok işçilik hakkı ortadan kaldırılmaya çalışılıyor ) Hekimlerin normal bordrolu çalışmaya devam etmesine engel hukuki bir durum yoktur. Şirket kurup özel hastaneye hizmet satması zorunluluğu yoktur.

E-) Hekimin Rızası olmaksızın, işveren kendiliğinden (Tek taraflı olarak) bu işlemi gerçekleştiremez. İşveren hekimle karşılıklı sözleşme akdetmek zorundadır.

F-) Bu uygulamaya geçecek olan hekimler, uygulamanın yukarıda bahsettiğimiz olumsuz neticelerinden korunmak için, özel sağlık kuruluşu işletmecisiyle imzalayacakları sözleşmeye, sosyal güvencenin 5510 sayılı Yasa’nın 4/a maddesine göre sağlanacağı maddesini koydurmalarında pratik yarar vardır. Yani hekimler Şirket kurarak hizmet satar gibi göründüğünde bile sözleşmeye hüküm koyarak SSK’lı olmaya devam edebilirler.

G-)Hizmet sözleşmesiyle çalışırken şirket kurarak hizmet satar hale gelen hekimlerin, önceki dönemlere ilişkin olarak her türlü işçilik hakları saklıdır.

H-)Hekim ile İşveren aranızdaki çalışma ilişkisi hizmet sözleşmesinin unsurlarını koruduğu sürece, iş ilişkisi taraflarca fatura karşılığı hizmet satışı olarak nitelense de taraflar arasında hizmet akdinin varlığı devam eder ve bu sebeple de işçilik hakları yine de istenebilir kanaatindeyiz.

I-)İşverenin (Özel sağlık kuruluşunun) “hizmet sözleşmesi”nin “hizmet alım sözleşmesi”ne dönüştürme talebini kabul etmediği için sözleşmesi feshedilen hekimler, o tarihe kadar hak kazandıkları işçilik alacaklarını işverenden talep edebilirler. 

Saygılarımla,

Bu makale Av. Bilgehan YAŞA'nın Yazısından Alınmıştır.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

BELEDİYELER TACİR DEĞİLDİR. VE UYUŞMAZLIĞIN TİCARİ DAVA SAYILMA ŞARTLARI

BELEDiYELER TACiR DEgiLDiR. VE UYUsMAZLIgIN TiCARi DAVA SAYILMA sARTLARI

BELEDİYELER TACİR DEĞİLDİR. VE UYUŞMAZLIĞIN TİCARİ DAVA SAYILMA ŞARTLARI

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2015/440

Karar : 2015/1769

Karar Tarihi : 16.09.2015

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Antalya 3. Asliye Ticaret Mahkemesi

TARİHİ : 20/03/2014

NUMARASI : 2013/319-2014/103

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 3. Asliye Ticaret Mahkemesince göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle davanın reddine dair verilen 04.02.2013 gün ve 2013/63 E. 2013/26 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 23.05.2013 gün ve 2013/1838 E., 2013/3333 K sayılı ilamı ile;

(...Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan üç adet yolcu gemisi imalâtı/alımı işi uyarınca verilen ve halen davalının uhdesinde bulunan 203.400,00 TL tutarındaki kesin nakit teminatın 07.07.2012 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte tahsili istemine ilişkindir.

Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda davanın, göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle usulden reddine davaya bakmaya Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi'nin görevli olduğuna karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık davanın ticari dava olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

6102 Sayılı Türk Ticaret Yasası'nın 3. maddesinde bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir. Türk Ticaret Yasası'nın 5/1 maddesinde aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın, Asliye Ticaret Mahkemesi tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir. Türk Ticaret Yasası'nın 11. maddesinde ticari işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir. Yine aynı Yasa'nın 19/II. maddesinde taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, diğeri içinde ticari iş sayılır düzenlemesine yer verilmiştir.

Dava konusu somut olayda davacı yüklenici şirket davalı iş sahibi Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin ihtiyacı olan üç adet yolcu gemesinin imalâtı, alımı, taşınması, montajı, testler, eğitim, bakım ve onarım işinin yapımını üstlenmiş, işin tanımı ve konusu sözleşmenin 4-5 maddelerinde yapılmıştır. Anılan bu işler davacı yüklenici CMM Y... Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.'nin ticari işletmesiyle ilgili bulunmakta ve davacı yönünden ticari iş niteliği arzetmektedir. 6102 Sayılı Türk Ticaret Yasası'nın 19/II. maddesi kapsamında davacı yönünden ticari iş özelliğinde olan bu sözleşme davalı taraf açısından da ticari iş sayılır. Buna rağmen yerel mahkemece davacı şirketin tacir olmakla beraber, işveren konumunda bulunan davalı Belediye'nin tacir sıfatını taşımadığı taraflardan biri için ticari olan işin diğeri için de ticari sayılmakla beraber, bu hususun görevli mahkemenin belirlenmesinde dikkate alınamaycağı bu itibarla açılan davaya bakma görevinin Asliye Hukuk Mahkemesi'ne ait olduğu kanati ile görevsizlik kararı vermesi isabetli olmamıştır.

Tüm bu nedenlerle görevli mahkeme Antalya Asliye Ticaret Mahkemesi'dir. İşin esasının icnelenip sonucu dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir...)

gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; taraflar arasında düzenlenen “3 Adet Yolcu Gemisi İmalatı/Alımı İşi” sözleşmesi uyarınca davacı yüklenici tarafından davalı iş sahibine verilen ve halen davalı uhdesinde bulunan kesin nakit teminatının davacıya faiziyle birlikte ödenmesi istemine ilişkindir.

Davacı vekili, taraflar arasında düzenlenen 15.12.2008 tarihli “3 Adet Yolcu Gemisi İmalatı/Alımı İşi”ne ilişkin sözleşme uyarınca müvekkili şirket tarafından imal edilen gemilerin davacı idareye teslim edildiğini ancak iş bedelinin bir kısmının halen alınamadığını, sözleşme gereği davalı idareye verilen 203.400.00 TL kesin nakit teminatını isteme hakkının doğmuş olmasına karşın davalı idarece gereğinin ifa edilmediğini ileri sürerek, 203.400.00 TL’nin işleyecek ticari avans faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın özelliği gereği ticari dava niteliği taşımadığı davaya asliye hukuk mahkemesinde bakılması gerektiğinden bahisle tensiben davanın göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire'ce yukarıda yazılı nedenlerle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda dayandığı gerekçeler genişletilerek direnme kararı verilmiş, direnme kararını davacı vekili temyize getirmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu sözleşme ile imal edilmesi üstlenilen işin her iki taraf açısından ticari iş niteliğinde bulunup bulunmadığı ile varılacak sonuca göre uyuşmazlığın çözüm yerinin ticaret mahkemeleri olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle ticari iş ve ticari dava kavramları üzerinde durulmasında fayda vardır:

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun 3. maddesi hükmüne göre bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir. Bir işin ticari veya adi olması, farklı kuralların uygulanmasını gerektirir. Bir işin ticari olup olmadığını kanunda öngörülen kurallar uyarınca saptamak gerekir. Eğer iş ticari ise özel ticari kuralların uygulanması zorunlu olur. Ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işler, yani, haklı veya haksız fiil yahut işletmeyi ilgilendiren her iş ayrık durumlar dışında, ticari iş sayılır. Bu işler, eğer bir ticari işletmeyi ilgilendirmiyorsa, ticari iş sayılmazlar (ERİŞ Gönen, Gerekçeli- Açıklamalı- İçtihatlı 6335 Sayılı Kanunla Güncellenmiş Yeni TTK Hükümlerine Göre Ticari İşletme ve Şirketler Ticaret Sicili Yönetmeliği ve İlgili Tebliğler, Seçkin Yayınevi, 1. Baskı, Mart 2013, 1. Cilt, Sh, 323).

Ticari davalar ise aynı Kanunun 4/1 maddesinde tanımlanmıştır. Bu maddeye göre, her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri ve tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın Türk Medenî Kanunu’nun, rehin karşılığında ödünç verme işi ile uğraşanlar hakkındaki 962 ilâ 969 uncu maddelerinde, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi hakkındaki 202 ve 203, rekabet yasağına ilişkin 444 ve 447, yayın sözleşmesine dair 487 ilâ 501, kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen 515 ilâ 519, komisyon sözleşmesine ilişkin 532 ilâ 545, ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları için öngörülmüş bulunan 547 ilâ 554, havale hakkındaki 555 ilâ 560, saklama sözleşmelerini düzenleyen 561 ilâ 580 inci maddelerinde; fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta; borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlerde ve bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin düzenlemelerde öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır. Bu maddeye göre bir davanın ticari dava sayılabilmesi için tarafların her ikisinin tacir olması ve uyuşmazlığın her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğması veya ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi olması veyahut da açılan davanın maddede altı bent halinde sayılan davalardan olması gerekir. Taraflardan biri tacir değilse veya tacir olmasına rağmen uyuşmazlığın ticari işletmeyle ilgisi yoksa ticari davanın varlığından söz edilemez.

Ticari davalar, mutlak ticari davalar, nispi ticari davalar ve yalnızca bir ticari işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticari nitelikte kabul edilen davalar olmak üzere üç gruba ayrılır.

Mutlak ticari davalar, tarafların tacir olup olmadığına ve işin bir ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın ticari sayılan davalardır. Mutlak ticari davalar, TTK'nın 4/1. maddesinde bentler halinde sayılmıştır. Bunların yanında Kooperatifler Kanunu (m.99), İcra İflas Kanunu (m.154), Finansal Kiralama Kanunu (m.31), Ticari İşletme Rehni Kanunu (m.22) gibi bazı özel kanunlarda belirlenmiş ticari davalar da bulunmaktadır. Bu guruptaki davaların ticari dava sayılabilmesi için taraflarının tacir olması veya ticari işletmeleriyle ilgili olması gibi şartlar aranmaz. TTK'nın 4/1. bendinde sınırlı olarak sayılan davalar arasında yer alması veya özel kanunlarda ticari dava olarak nitelendirilmesi yeterlidir. Bu davalar kanun gereği ticari dava sayılan davalardır.

Nispi ticari davalar, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması halinde ticari nitelikte sayılan davalardır. TTK'nın 4/1. maddesine göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan ve iki tarafı da tacir olan hukuk davaları ticari dava sayılır. Bu hükme göre bir davanın ticari dava sayılabilmesi için, hem iki tarafın ticari işletmesini ilgilendirmesi hem de iki tarafın tacir olması gereklidir. Bu şartlar birlikte bulunmadıkça, uyuşmazlık konusunun ticari iş niteliğinde olması veya ticari iş karinesi sebebiyle diğer taraf için de ticari iş sayılması davanın ticari dava olması için yeterli değildir. Ticari iş karinesinin düzenlendiği TTK’nın 19/2. maddesi uyarınca, taraflardan biri için ticari iş sayılan bir işin diğeri için de ticari iş sayılması, davanın niteliğini ticari hale getirmez. TTK, kanun gereği ticari dava sayılan davalar haricinde, ticari davayı ticari iş esasına göre değil, ticari işletme esasına göre belirlemiştir. Hal böyle olunca, işin ticari nitelikte olması davayı ticari dava haline getirmez.

Üçüncü grup ticari davalar, yalnızca bir tarafın ticari işletmesini ilgilendiren havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davalardır. Yukarıda açıklandığı üzere bir davanın ticari dava sayılması için kural olarak ya mutlak ticari davalar arasında yer alması ya da her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili bulunması gerekirken havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davaların ticari nitelikte sayılması için yalnızca bir yanın ticari işletmesiyle ilgili olması TTK'da yeterli görülmüştür.

6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu İle Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2. maddesi ile değişik TTK’nın 5/1. maddesinde, aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın, asliye ticaret mahkemesinin tüm ticarî davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevli olduğu belirtilmiştir. Buna göre, asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki hukuki ilişki, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'ndan ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki halinden farklı olarak iş bölümü ilişkisi değil görev ilişkisidir. Bu nedenle, asliye ticaret mahkemesinin bakması gereken davalarda, asliye hukuk mahkemesi görevli sayılamaz. Göreve ilişkin düzenlemeler, 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu'nun 1. maddesi uyarınca kamu düzenine ilişkin olup mahkemelerce ve temyiz incelemesi aşamasında Yargıtayca re'sen dikkate alınır. Bu kuralın tek istisnası, 6335 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 6102 sayılı TTK'nın 5/4. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, yargı çevresinde ayrı bir asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yerlerde, asliye hukuk mahkemelerine açılan davalarda görev kuralına dayanılmamış olması görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.09.2015 gün ve 2014/15-1026 E. 2015/1765 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.

Somut olayda uyuşmazlık, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmakta olup, bu nevi davaların ticari dava olduğuna ya da asliye ticaret mahkemelerinde görüleceğine ilişkin bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, eldeki davanın ticari dava olarak kabulü ile uyuşmazlığın asliye ticaret mahkemesi tarafından çözülebilmesi için, uyuşmazlık konusu işin her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olması zorunludur.

Uyuşmazlık konusu “yolcu gemisi imalatı ve alımı” işinin, davacı şirketin ticari işletmesiyle ilgili olduğu konusunda hiç bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak, davalı Belediyece uyuşmazlık konusu işin ihalesi, ticari işletmeleriyle ilgili olarak değil kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirmiştir. Kaldı ki, TTK’nın 16/2. maddesi uyarınca devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri ile kamu yararına çalışan dernekler ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcayan vakıflar, bir ticari işletmeyi, ister doğrudan doğruya kamu hukuku hükümlerine göre yönetilen ve işletilen bir tüzel kişi eliyle işletsinler, kendileri tacir sayılamayacağından Belediye Başkanlığının tacir olarak kabulü de mümkün bulunmamaktadır. Bu nedenlerle, tacirin işlerinin ticari olması ilkesi de burada işlevsiz hale gelmiştir.

Hal böyle olunca, eldeki davaya bakma görevi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 2. maddesi uyarınca asliye hukuk mahkemesine ait olup mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 16.09.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

Bankanin Bloke Suresi Gecmesine Ragmen Pos Bedellerini odememesi

Bankanın Bloke Süresi Geçmesine Rağmen Pos Bedellerini Ödememesi

Yargıtay

11. Hukuk Dairesi

Esas : 2014/731

Karar No : 2014/19357

Karar Tarihi : 9.12.2014

Taraflar arasında görülen davada İstanbul(Kapatılan) 22. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 19/09/2013 tarih ve 2012/94-2013/222 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 09.12.2014 günü hazır bulunan davacı vekili Av. G.. Ç.. ile davalı vekili Av. S.. Ü.. dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin kredi kartıyla üçüncü şahsa altın sattığını, davalı bankanın satım bedelinin 10.596.90 TL'lik kısmına kredi kartının sahteliği gerekçesiyle bloke koyduğunu, müvekkilinin tahsil için açtığı davanın sonuçlanarak 2011 yılı içinde alacağını faiziyle tahsil ettiğini, 2001 yılında satım işlemi yaptığını, satış tarihindeki altın değeri ile tahsil tarihindeki altın fiyatları esas alındığında munzam zararının sabit olduğunu, BK'nın 105. maddesi uyarınca davalının oluşan munzam zarardan sorumlu bulunduğunu ileri sürerek, 40.000.00 TL'nin faiziyle tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir .

Davalı vekili, davacının işyerine müvekkilinin POS cihazının takıldığını, kredi kartıyla yaptığı satışlara ilişkin itiraz gelmesi sonucu bloke konulduğunu, davalının charge back süresini beklemeden dava açtığını, görülen dava sonucu müvekkilinin icra kanalıyla davacının alacağını faiziyle ödediğini, munzam zararının oluşmadığını, salt altın fiyatlarına göre de zararın belirlenemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, davacının satış işlemini 27-28.09.2001 tarihlerinde yaptığı, davalının sahtelik itirazı üzerine hesaba bloke koyduğu, iki yıllık charge back süresi dolmadan davacının tahsil davası açtığı, davanın kabulüne ilişkin kararının bu sürenin dolmasının beklenilmesi gerekçesiyle bozulduğu, yargılama sırasında sürenin dolduğu, usul ekonomisi nedeniyle davanın kabulüne karar verildiği, ilk dava tarihi itibariyle charge back süresinin dolmadığı ve davalının temerrüdünden bahsedilemeyeceği, yargılama sürecinin uzun sürmesinde davalının kusurunun olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, munzam zararın tazmini istemine ilişkindir.

Davalının, davacının işyerine POS cihazı taktığı, taraflar arasında yazılı işyeri üyelik sözleşmesi bulunmadığı, kuyumculuk işiyle uğraşan davacının kredi kartıyla satışlar yaptığı, bu kapsamda 27.09.2001 tarihinde toplam 13.942.50 TL(Yeni TL) tutarında kredi kartıyla altın sattığı, davalı banka tarafından satış bedelinin 10.596.90 TL'lik kısmına satış yapılan kredi kartlarının sahteliği gerekçesiyle bloke konulduğu, davacının, bu miktarın tahsili için 19.12.2001 tarihinde davalı aleyhine dava açtığı, yapılan yargılama sonucunda, davalının, .

2 yıllık chargeback süresi içinde bloke koyduğu parayı iade ettiğini veya iade etme zorunluluğu bulunduğunu kanıtlayamadığı, davalının temerrüdünün bloke tarihi esas alınarak chargeback süresi olan 2 yıllık sürenin dolduğu tarihten başlayacağı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği, Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen bu karar uyarınca davacı alacağını başlattığı takip sonrasında 01.06.2011 tarihinde temerrüt faizi ve diğer fer'ileriyle tahsil edebildiği hususları uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki çekişme, davacının munzam zararının mevcut olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Somut olaya uygulanması gereken mülga 818 sayılı BK'nın 105. maddesi hükmü uyarınca, alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile yükümlüdür. Anılan hükümden anlaşılacağı üzere, böyle bir zararın varlığı halinde, davalı ancak kendisine hiçbir kusur izafe edilemeyeceğini ispat ederek kurtulabilmesi mümkündür. Mahkemece, davalının, asıl alacak davasını chargeback süresi dolmadan açtığı, daha sonraki yargılama sürecinin uzamasında da davalının bir kusurunun bulunmadığı, netice itibariyle davalının bir kusurunun olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Sahtecilik ihbarı sonrasında, Uluslar Arası Kredi Kartı Kuruluşları kurallarına göre davalı bankanın işlemle ilgili olarak davacı adına tahakkuk eden para üzerinde 2 yıllık süre ile sınırlı olarak bloke koyma hakkı olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar, davacı taraf bu süreyi beklemeden tahsil davasını erken açmış ise de anılan süre yargılama sırasında dolmuştur. Bu sürede ve sonrasında da davalı bloke edilen parayı iade ettiğini veya iade etme zorunda olduğunu kanıtlayamamış, süre dolmasına rağmen davacı hesabında bloke koyduğu parayı ödemekte direngenlik göstermiştir. Başka bir anlatımla, davalının, aleyhine erken tahsil davası açılmasına rağmen 2 yıllık süre dolduktan sonra davacıya kredi kartıyla yaptığı satış bedelini ödeme imkanı varken bu imkanı kullanmamış, alacağını geç almasına neden olmuştur. O halde, davalının geç ödemede kusursuz olduğunun kabulü doğru görülmemiştir.

Bu durum karşısında, davalının alacağın geç ödenmesinde kusurlu olduğu kabul edilip, davacının kuyumculuk işleriyle uğraştığı, munzam zarar istemini alacağını zamanında tahsil etseydi altın alacağı, buna yatırım yapacağı iddiasının hayatın olağan akışına uygun bulunduğu, munzam zarar isteminin buna göre değerlendirilmesinin gerektiği dikkate alınıp, denetime uygun bilirkişi raporu alınıp, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, takdir olunan 1.100 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 09.12.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Gaziantep Avukatlık Ofisimizde, Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, iş Davası Avukatı, İdari Dava Avukatı olarak faaliyetlerinin yanında Uzman Arabulucu olarak ihtiyari ve zorunlu arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Ofisimiz Gaziantep dışında, Kahramanmaraş, Kilis ve Şanlıurfa'da da dava takibi yapmaktadır.

© Copyright 2004-2021 
Avukat Ali Tümbaş - Her hakkı saklıdır.
Call Now Buttonenvelopephone-handsetmap-marker
Whatsapp
Avukata Soru Sor
Merhaba,
Hukuki sorularınız için bizim ile iletişime geçebilirsiniz.
linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram