Gaziantep Avukat Ali Tümbaş Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Avukatı

Ayıplı Buzdolabı Nedeniyle Çıkan Yangın Ve 18.150 Euro'nun Hasar Görmesi İle Kısmen Yanık Paranın Değiştirilme İmkanının Araştırılması

Ayıplı Buzdolabı Nedeniyle Çıkan Yangın Ve 18.150 Euro'nun Hasar Görmesi İle Kısmen Yanık Paranın Değiştirilme İmkanının Araştırılması

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

Esas : 2014/3184

Karar : 2014/18305

Karar Tarihi : 9.6.2014

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı,davalının ürettiği buzdolabının ayıplı imal edilmesi nedeniyle evinde yangın meydana geldiğini,bu yangın sonucu ev eşyaları ve 18.150 Euro paranın yanarak kullanılamaz hale geldiğini belirterek;fazlaya ilişkin haklarını saklı kalmak üzere 10.000 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, yangının buzdolabından değil uygun şekilde yapılmamış olan ev içi elektrik tesisatından kaynaklandığını savunmuştur.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş,hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Davacı, taşınmazında meydana gelen yangın sonucu evinde bulunan 18.150 Euro paranın da yandığını ileri sürmüş olup,dosya içerisinde yeralan 20.06.2009 tarihli Jandarma olay yeri tespit tutanağında davacıya ait evde meydana gelen yangında adet ve miktarları ayrı ayrı tespit edilen toplam 18.150 Euro paranın kullanılamayacak şekilde kenarlarının yanmış olduğu tespit edilerek,aynı tarihli “teslim tesellüm belgesi “ başlıklı tutanakla davacı tarafa teslim edildiği anlaşılmaktadır. Dava konusu paraların kenarlarının yanması nedeniyle mevcut haliyle kullanılamayacak nitelikte olduğu tespit edilmiş ise de,bu paraların yurtiçinde veya Avrupa Birliği ülkelerinde yenisi ile değiştirme imkanı olup olmadığının araştırılması gerekir. Dava konusu paraların yenisi ile değiştirme imkanı bulunması halinde davacının bir zararından bahsedilemeyecektir. Hal böyle olunca mahkemece bu husus üzerinde durularak gerekli araştırma yapılmak suretiyle sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup,bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine,(2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 09.06.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

2021 Yılı Tüketici Hakem Heyetleri Başvuru için Parasal Sınırları

2021 YILI İÇİN HAL HAKEM HEYETLERİNDE GÖRÜŞÜLECEK UYUŞMAZLIKLARA İLİŞKİN PARASAL SINIR BELİRLENDİ. 2021  Yılı Tüketici Hakem Heyetleri Başvuru için Parasal Sınırları
Bilindiği üzere, üreticiler ile meslek mensupları arasında veya meslek mensuplarının kendi aralarında 5957 sayılı Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla ticaret il müdürlükleri bünyesinde hal hakem heyetleri oluşturulmuştur. Değeri elli bin Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda hal hakem heyetlerine başvuru zorunlu olup, bu uyuşmazlıklarda heyetin vereceği kararlar ilam hükmündedir. Bununla birlikte, değeri elli bin Türk Lirası ve üstündeki uyuşmazlıklarda da hal hakem heyetine başvuru mümkün olup, heyetin vereceği kararlar asliye ticaret mahkemelerinde delil olarak ileri sürülebilmektedir. 
Yukarıda yer alan parasal sınırlar, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında arttırılmakta ve Resmî Gazete'de ilan edilmektedir. 2020 yılı için 117.394,36 TL olarak uygulanan hal hakem heyetlerindeki parasal sınır 1/1/2021 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 128.088,99 TL olarak tespit edilmiş ve “5957 Sayılı Sebze ve Meyveler ile Yeterli Arz ve Talep Derinliği Bulunan Diğer Malların Ticaretinin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 10 Uncu Maddesinde Yer Alan Parasal Sınırların Artırılmasına İlişkin Tebliğ" 24/12/2020 tarihli ve 31344 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.

Tüketici Hakem Heyetinde Belirsiz Alacak Davası Açılabilir

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2017/551

Karar : 2020/239

Karar Tarihi : 04.03.2020

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Tüketici Mahkemesi

Taraflar arasındaki “istirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 12. Tüketici Mahkemesince verilen dava şartı yokluğundan davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi : Davacı vekili 21.10.2014 tarihli dava dilekçesiyle; davalı bankadan kullandığı konut kredisi çerçevesinde müvekkilinden haksız şekilde dosya masrafı, ekspertiz ücreti, hizmet ve ipotek bedeli vb. isimler altında para tahsil edildiğini, haksız olarak kesilen meblağın bilirkişilerce yapılacak inceleme sonunda tespit olunabileceğini, bu nedenle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 107. maddesi çerçevesinde belirsiz alacak davası olarak açtıkları davada fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 2.000TL’nin davalıdan faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkeme Kararı : Ankara 12. Tüketici Mahkemesince ön inceleme aşamasında dosya üzerinden yapılan değerlendirme sonucunda, 11.11.2014 tarihli, 2014/356 E., 2014/26 K. sayılı karar ile; dava konusu değerin 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un (TKHK) 68. maddesinde gösterilen hakem heyetine zorunlu başvuru sınırının altında kaldığı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 107. maddesi gereğince açılan belirsiz alacak davalarında da dava dilekçesinde gösterilen asgari miktarın 3.000TL’lik görev sınırının altında kalması durumunda tüketici hakem heyetine zorunlu başvuru yapılmadan tüketici mahkemeleri nezdinde dava açılamayacağı, bunun bir dava şartı mahiyeti taşıdığı gerekçesiyle davanın HMK’nın 115/2 maddesi gereğince reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı : Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

7. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 13.04.2015 tarihli ve 2015/11230 E.,2015/11810 K. sayılı kararı ile;

“Eldeki davada, davacı davayı açarken, davalı bankadan kredi kullandığını kredi kullanırken kendisinden çeşitli adlar altında kesintiler yapıldığını ileri sürerek, belirsiz alacak davası olarak şimdilik 2.000,00 TL nın tahsiline ilişkin talepte bulunduğunu açıkça belirtmiştir. Mahkemece, dava değerinin 6502 sayılı Kanunun 68. maddesinde gösterilen hakem heyetine zorunlu başvuru sınırının altında kaldığı, HMK 107 gereği açılan belirsiz alacak davalarında da, dava dilekçesinde asgari miktar olarak gösterilen ve değeri 3.000,00 TL nın altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici hakem heyetine başvuru yapılmadan tüketici mahkemesi nezdinde dava açılamayacağı, hakem heyetine başvurunun dava şartı olduğu kanaatine varıldığından HMK'nın 115/2 maddesi gereğince dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Davacı davayı açarken fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak belirsiz alacak davası açmış olduğundan mahkemece, delillerin toplanarak işin esasına girilmesi gerekirken bu husus gözetilmeksizin hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Direnme Kararı : Mahkemece 20.10.2015 tarihli ve 2015/857 E., 2015/1722 K. sayılı karar ile ilk karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi : Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

UYUŞMAZLIK

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tüketici hakem heyetlerinin görev sınırı dâhilinde kalan dava değeri üzerinden açılan belirsiz alacak davalarının tüketici mahkemelerince çözümlenmesinin mümkün olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre mahkemece dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

GEREKÇE

Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'dan doğan uyuşmazlıkların çözüm mercii konusuna değinmek gerekir.

6502 sayılı Kanun’un 73. maddesine göre “Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevlidir.” Ancak kanun koyucu tüketici uyuşmazlıklarının çözüm merci olarak tüketici mahkemelerinden önce 66. ve devamı maddelerle tüketici hakem heyetlerini düzenlemiştir. Buna göre Gümrük ve Ticaret Bakanlığının, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla il merkezlerinde ve yeterlilik şartları yönetmelikle belirlenen ilçe merkezlerinde en az bir tüketici hakem heyeti oluşturmakla görevli olduğu belirtilmiş, aynı maddenin devam eden fıkralarında, hakem heyetlerinin nasıl oluşacağına yer verilmiştir.

"Başvuru" başlıklı 68. madde ise “Tarafların İcra ve İflas Kanunundaki hakları saklı olmak kaydıyla; değeri iki bin Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda ilçe tüketici hakem heyetlerine, üç bin Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda il tüketici hakem heyetlerine, büyükşehir statüsünde bulunan illerde ise iki bin Türk Lirası ile üç bin Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda il tüketici hakem heyetlerine başvuru zorunludur. Bu değerlerin üzerindeki uyuşmazlıklar için tüketici hakem heyetlerine başvuru yapılamaz.” şeklindedir.

Madde metninden anlaşıldığı üzere Kanun belli bir miktarın altındaki uyuşmazlıklar için tüketici hakem heyetine başvuruyu zorunlu kılmıştır. Bu parasal sınır her yıl "yeniden değerlenme oranına" göre artmaktadır (m. 68/IV). Parasal değerin belirlenmesinde uyuşmazlığın başvuru tarihindeki değeri esas alınır. Eldeki uyuşmazlıkta dava tarihi itibariyle bu değer 3.000TL’dir.

Tüketici ile satıcı ve sağlayıcı arasında çıkan uyuşmazlıkların daha hızlı ve daha az masrafla çözümlenmesini sağlamak ve aynı zamanda tüketici mahkemelerinin iş yükünün hafifletilmesi amacıyla tüketici sorunları hakem heyetleri kurulmuştur. Kanun koyucu tüketici hakem heyetlerinin atıl duruma düşmesini engellemek ve kaynakların daha hızlı ve etkin şekilde çalışmasını sağlamak için belli miktarın altında kalan uyuşmazlıklarda hakem heyetine başvurulmasını zorunlu kılmıştır. Söz konusu kanun hükmü emredici mahiyette olup tüketiciye tercih hakkı tanımamıştır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.01.2018 tarihli, 2017/13-609 E., 2018/89 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.

Bu noktada tüketici hakem heyetlerinin verdiği kararların niteliği ve kapsamına değinilmesi faydalı olacaktır.

Tüketici hakem heyetlerinde uygulanacak usul hükümleri 6502 sayılı Kanun’da düzenlenmemiştir. 27.10.2014 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren Tüketici Hakem Heyetleri Yönetmeliği’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre, hakem heyetine başvuruda bulunan tüketicinin talebini ve uyuşmazlık değerini göstermesi zorunludur. Tıpkı mahkemeler gibi tüketici hakem heyetleri de kural olarak taleple bağlıdır. Bununla birlikte Yönetmelik’in 22. maddesine göre başvurunun yapıldığı tarihte uyuşmazlık miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olmadığı durumlarda başvuru sahibinin hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktarı belirtmesi gerekir. İnceleme sürecinde uyuşmazlık miktarının bilgi veya belgelerle tam olarak tespit edilmesi hâlinde tüketici hakem heyeti, miktar itibariyle görev sınırı dâhilinde kalmak kaydıyla, talep edilen miktardan daha fazlasına veya daha azına karar verilebilecektir.

Yönetmelik’te geçen “uyuşmazlık miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olmadığı durumlarda” ifadesiyle kastedilen ise HMK’nın 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak mahiyetindeki istemlerdir.

Anılan madde hükmü şu şekildedir:

“(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”

20. Tüketici gerek dava açarken (HMK m.119/1-d) gerekse tüketici hakem heyetlerine başvururken (Yön. m.22) talep sonucunun değerini göstermek zorundadır. Ancak iddia konusu alacak değerinin dava veya başvuru sırasında belirlenmesi mümkün değilse yahut alacaklıdan bunu belirlemesinin beklenemeyeceği bir hâl söz konusu ise dava/başvuru belirlenebilen asgari bir miktar üzerinden yapılacaktır. Tüketicinin belirleyebildiği ve bu suretle dilekçesinde gösterdiği asgari miktar TKHK’nın 68., ilgili Yönetmelik’in 6. maddesinde düzenlenen parasal sınır dâhilindeyse başvurunun kanunun amacına uygun şekilde öncelikle tüketici hakem heyetleri nezdinde yapılması gerekir. Aksi yönde bir kabul,kanun koyucunun belli parasal sınırlar için zorunlu çözüm yeri olarak öngördüğü tüketici hakem heyetlerini işlevsiz hâle getirerek, belirsiz alacak davası olarak açıldığı belirtilen her ihtilâfın mahkemeler önüne getirilmesine ve bu suretle kanun koyucunun amacına aykırı şekilde mahkemelerin iş yükünün artmasına, uyuşmazlıkların daha geç çözümlenmesine yol açacaktır. Nitekim bu husus Kanun’un 72. ve 84. maddelerine dayanılarak tüketici hakem heyetlerinin usul ve esaslarına ilişkin yönetmeliğin hazırlanması sırasında da dikkate alınmış ve 22. maddede açıkça düzenlenmiştir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay irdelendiğinde; davacı vekili belirsiz alacak davası şeklinde ileri sürdüğü alacak isteminde, talep tarihi itibariyle tüketici hakem heyetlerinin zorunlu görev sınırı dâhilinde bir değeri göstermiş olup bu hâlde öncelikle tüketici hakem heyetine başvuruda bulunulması gereklidir. Bu aşama tamamlanmaksızın dava açılması nedeniyle tüketici mahkemesinin dava şartı noksanlığından davanın reddine karar vermesi usul ve yasaya uygundur.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında HMK’nın 107. maddesine göre açılmış bir davada mahkemenin görevli olup olmadığını dava dilekçesinde gösterilen miktara göre değil, yapacağı tahkikat sonucunda tespit edeceği değere göre belirlemesi gerektiği, bu sebeple doğrudan davanın usul yönünden reddedilmesinin hatalı olduğu, direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen işin esasına girilmesi yönündeki gerekçeler ve alacak miktarının yapılacak yargılama neticesinde tespit olunan değerin tüketici hakem heyetlerinin görev sınırında olduğunun anlaşılması hâlinde ise dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmesi gerektiği yönündeki genişletilmiş gerekçelerle bozulması gerektiği yönünde ileri sürülen görüş, açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Sonuç itibariyle direnme kararı yerinde olup davacı vekilinin uyuşmazlık kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. Hukuk Dairesi Başkanlığına GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle Hukuk Genel Kurulunun kararının mahkemesince taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise doğrudan 13. Hukuk Dairesine gönderilmesine,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.03.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 68/1. maddesinin dava tarihinde yürürlükte olan hükmüne göre; tarafların İcra ve İflas Kanunundaki hakları saklı olmak kaydıyla; değeri iki bin Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda ilçe tüketici hakem heyetlerine, üç bin Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda il tüketici hakem heyetlerine, büyükşehir statüsünde bulunan illerde ise iki bin Türk Lirası ile üç bin Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda il tüketici hakem heyetlerine başvuru zorunludur. Bu değerlerin üzerindeki uyuşmazlıklar için tüketici hakem heyetlerine başvuru yapılamaz.

Kanunun 70. Maddesinde ise tüketici hakem heyetinin verdiği kararların tarafları bağlayacağı, tarafların, bu kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde tüketici hakem heyetinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesine itiraz edebileceği, itirazın tüketici hakem heyeti kararının icrasını durdurmayacağı ancak talep edilmesi şartıyla hâkimin, tüketici hakem heyeti kararının icrasını tedbir yoluyla durdurabileceği ve itiraz üzerine tüketici mahkemesinin vereceği kararın kesin olduğu hükümlerine yer verilmiştir.

Belirtilen 68 ve 70. maddeler kapsamından belirtilen miktarı geçmeyen uyuşmazlıklarda doğrudan tüketici mahkemesinin görevli olmadığı ve öncelikle tüketici hakem heyetine başvurulmasının zorunlu olduğu, tüketici mahkemesinin sadece bu kararlara ilişkin itirazları incelemekle görevli olduğu anlaşılmaktadır.

Burada belirtilen miktarı geçmeyen uyuşmazlık konusundaki miktar, ilgilinin dilekçesinde gösterdiği değer mi olmalı yoksa gösterilmeyen kısım da dahil olmak üzere uyuşmazlığa konu toplam değer mi olmalıdır.

Bu konuda 6502 sayılı Kanunda bir hükme yer verilmemiş ise de 27.11.2014 Resmî Gazetede yayınlanan Tüketici Hakem Heyetleri Yönetmeliğinin 22. maddesinde düzenleme yapılmıştır. Yönetmelikteki düzenlemeye göre; tüketici hakem heyeti, uyuşmazlık ile ilgili karar verirken tarafların talebiyle bağlıdır. Ancak başvurunun yapıldığı tarihte uyuşmazlık miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, başvuru sahibinin hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktarı belirtmesi ve inceleme sürecinde uyuşmazlık miktarının bilgi veya belgelerle tam olarak tespit edilmesi halinde talep edilen miktardan daha fazlasına veya daha azına tüketici hakem heyetince karar verilebilir. Verilen kararın her hâlükârda 6 ncı maddede belirtilen parasal sınırlar dâhilinde olması gerekir. (22/1) Aynı tüketici işleminden kaynaklanan birden fazla uyuşmazlık için ayrı ayrı başvuru yapılması durumunda, uyuşmazlığın değerleri toplamı tüketici hakem heyetinin görev sınırı içinde kalmak şartıyla, tek bir başvuruda birleştirilerek karar verilebilir. Aynı tüketici işleminden kaynaklanan birden fazla uyuşmazlığın değerleri toplamının görev sınırını aşması durumunda uyuşmazlıklar hakkında ayrı ayrı karar verilir. (22/2)

Yönetmelikteki bu hükümler 6100 sayılı HMK’da yer alan belirsiz alacak davasıyla ilgili hükme paralel bir düzenleme olup talep belirsiz alacak niteliğinde ise dilekçede gösterilen miktar daha az olsa bile inceleme sürecinde uyuşmazlık miktarının bilgi veya belgelerle tam olarak tespit edilmesi halinde talep edilen miktardan daha fazlasına veya daha azına tüketici hakem heyetince karar verilebileceğinden dilekçede gösterilen asgari değere değil hakem heyetince belirlenecek uyuşmazlık miktarı esas alınarak tüketici hakem heyetinin uyuşmazlığa bakmaya görevli olup olmadığı belirlenmelidir.

Somut olayda tüketici hakem heyetine başvurulmadan doğrudan tüketici mahkemesine asgari değer 2.000 TL gösterilmek suretiyle belirsiz alacak davası olarak dava açılmış olduğundan 6502 sayılı Kanunun bu hükümleri yanında 6100 sayılı HMK hükümlerine bakılarak da mahkemenin görevli olup olmadığı değerlendirilmelidir.

Belirsiz alacak ve tespit davasının düzenlendiği HMK’da; davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceği (HMK 107/1), karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği (HMK 107/2) düzenlenmiştîr.

Bu hükümlerin sonucu olarak mahkeme uyuşmazlığı, dilekçede gösterilen miktarla sınırlı olarak incelemeyip alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesine esas tahkikat yapmak durumunda olduğundan tüketici mahkemesi olarak hakem heyetine başvuru zorunluluğu nedeniyle görevli olup olmadığını, dilekçede gösterilen asgari değere göre değil, yapacağı tahkikat sonucu belirleyeceği miktara göre anlaşılacak olan uyuşmazlık değerine göre belirlemelidir.

HMK 107. Maddenin bu çok açık sonucu nedeniyle mahkemenin tahkikatı yapıp davacının talep edebileceği alacak miktarını belirlemeden dava dilekçesinde gösterilen asgari değeri esas alarak tüketici hakem heyetinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermesi mümkün olmamalıdır.

Bu arada uyuşmazlık miktarının dava dilekçesinde gösterilen değer mi olduğu ya da dava dilekçesinde gösterilmemiş ancak taraflar arasında çekişmeli olan diğer alacak kısmı da eklenerek mi bu miktarın belirleneceği konusunda, usul kanunumuzdaki diğer hükümlerin de değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.

6100 sayılı HMK’dan önce yürürlükte olan 1086 sayılı HUMK 8. maddede mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı kanunda belirtilen rakamı geçmeyen davaların sulh hukuk mahkemelerinde görüleceği hükmü, davanın kısmi dava olarak açılması halinde görevli mahkemenin nasıl belirleneceği konusunda ise HUMK 4. maddede alacağın son kesimi dava edilmiş ise dava edilen bu son kısım, dava edilen miktar son kesim değil ve alacağın tamamı çekişmeli ise dava edilmeyen kısım da dahil olmak üzere alacağın tamamının dikkate alınacağı hükmü bulunmaktaydı. Bu hükümlerin sonucu olarak sulh hukuk mahkemesinin kısmi davada değere bağlı olarak görevli olup olmadığı uygulamada dava edilmeyen kısım da dahil olmak üzere çekişmeli alacağın tamamı esas alınarak belirlenmiştir. Yine bu konuyla bağlantılı olarak temyiz ve karar düzeltme kesinlik sınırında alacağın tamamının esas alınacağına dair HUMK 427/3 ve 427/5. madde hükümleri bulunmaktaydı.

6100 sayılı HMK’da ise sulh hukuk mahkemelerinin değere bağlı görevi kaldırılmış olduğundan HUMK 4. madde benzeri bir hükme de yer verilmemiştir. Bu şekilde bir hükme yer verilmemiş olsa da uyuşmazlık miktarının dava edilen kısım olmayıp dava edilmeyen alacak kesimi de dahil olmak üzere belirlenmesi gerektiğini gösteren hükümler HMK’da yine de yer almıştır. Bunlar istinafta kesinlik sınırının alacağın tamamına göre belirleneceğine dair HMK 341/3. madde, temyizde kesinlik sınırının alacağın tamamına göre belirleneceğine dair HMK 362/2. madde ve senetle ispat parasal sınırında ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle daha aşağı düşse bile hukuki işleme esas değerin esas alınacağını belirten HMK 200/1. madde hükümleridir.

HMK’nın bu hükümleri dahi uyuşmazlık miktarının dilekçede gösterilen değer olmayıp dava edilmeyen ve çekişmeli olan alacak kesimini de kapsadığını göstermektedir.

Somut olayda direnme kararı 2015 yılında verilmiş ve o tarihte bölge adliye mahkemeleri kurulmuş olmadığı gibi HMK geçici 3/2. maddenin de sonucu olarak bu dosyada verilen karar HUMK’nun 2004 değişikliği öncesi hükümlerine göre temyiz incelemesine tabi olmuştur. HUMK hükümlerine göre o tarihteki temyiz kesinlik sınırı 2.080 TL’dir. Uyuşmazlık miktarını dilekçede gösterilen 2.000 TL olarak kabul etmemiz gerekir diye düşündüğümüzde bu miktar kesinlik sınırı altında kaldığından esastan temyiz incelemesi yapılmayıp temyiz talebinin kesinlik sınırı nedeniyle reddi gerekecektir. Bu miktarı esas almayıp temyiz incelemesi yaptığımıza göre bu uyuşmazlık değerinin dilekçede gösterilen 2.000 TL olarak görülmediği ve henüz dilekçede miktarı gösterilmemiş olan çekişmeli kısmın da uyuşmazlık miktarına dahil edilerek temyiz incelemesi yapıldığı anlamına gelmektedir.

Uyuşmazlık miktarı dilekçede gösterilen değer olarak alınmaz ise gerçek uyuşmazlık miktarı tüketici hakem heyetine başvurulması zorunlu miktarı geçmese bile davayı belirsiz alacak olarak gösterip hakem heyetine gitme zorunluluğundan kurtulup tüketici mahkemelerinin iş yükü altına sokulması ve tüketici hakem heyetlerinin işlevsiz hale gelmesine neden olunup olunmayacağı üzerinde de durulmalıdır.

Tüketici mahkemesi gerçek değeri belirlediğinde davanın yine usulden reddine karar vermek durumunda olduğu için davacı gerçek uyuşmazlık değerine göre tüketici mahkemesinin görevli olmadığını bilebilecek durumda ise zaten tüketici mahkemesine gitmeyecektir. Zira bu halde tüketici mahkemesinde yapılan yargılama gereksiz yapılmış, sürecin uzamasına ve alacaklının alacağına daha geç kavuşmasına neden olacak bir aşama olduğu için zaten kişi tüketici mahkemesine dava açmak yerine doğrudan tüketici hakem heyetine başvuracaktır. Bu yönüyle de tüketici mahkemesinin gerçek uyuşmazlık değerini araştırdıktan sonra görevli olup olmadığını incelemesinin tüketici hakem heyetlerinin işlevinin azalmasına ve tüketici mahkemelerinin iş yükünün aşırı artmasına neden olacağı düşünülmemelidir.

Tüm bu nedenlerle özel dairenin bozma kararı yerinde olup belirttiğimiz ilave gerekçelerle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan direnme uygun daireye yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Araç Alımında Alıcının Araştırma Yükümlülüğü Yoktur, Satıcının Bilgilendirme Yükümlülüğü Vardır

Araç Alımında Alıcının Araştırma Yükümlülüğü Yoktur, Satıcının Bilgilendirme Yükümlülüğü Vardır

Özet : Somut olayda mahkemece alınan 22.10.2015 tarihli bilirkişi raporuna göre; davacının 22.07.2013 tarihinde davalıdan satın aldığı aracın 02.12.2010, 20.01.2011 ve 19.12.2011 tarihli hasar kayıtlarının olduğu, dava konusu araca ilişkin muayene verilerine göre ise 31.10.2014’de 86.499 km, 16.10.2012’de 57.803 km, 26.06.2010’da ise 435.050 km’de olduğu görülmüştür. Davacının olayda kusurundan söz edilemez.Davacının, satın aldığı araçla ilgili olarak Trafik Şube Müdürlüğü'nce tutulan kayıtları, aracın sigorta kayıtlarını, TRAMER kayıtlarını inceleme, TRAMER'e SMS atarak bilgi edinme yükümlülüğü de yoktur. Davalı taraf, satış öncesinde davacıyı aracın hasarlı olduğu konusunda bilgilendirdiğini veya davacının bu hususu bildiğini ispatlayamamıştır. Satışa konu araç hukuki ayıplıdır. Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Davalı satıcının ayıba karşı tekeffül borcu bulunmaktadır. Bu nedenle davacının sözleşmeden dönmesi haklı nedene dayanmakta olup ayıba karşı tekeffül hükümleri gereğince davacı uğradığı zararları akidi olan davalıdan isteyebilir.” Biçiminde tespitler yapılarak, sahibinden.com üzerinden satılan araçla ilgili olarak Yerel Mahkemece verilen ret kararı bozulmuştur.

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

Esas : 2016/25258

Karar : 2019/10215

Karar Tarihi : 17/10/2019

"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, "sahibinden com" internet sayfasında davalının araç satım ilanını görünce davalı ile irtibata geçip, ... plaka 2004 model ... tipi 1.6 FSİ 115 HP benzinli ... marka aracı satın almak istediğini söylediğinde, aracın 68.000 km’de olduğu, çok az kullanıldığı, hasarsız olduğu taahhüt edildiğinden 24.000,00 TL bedel üzerinden anlaştıklarını, ... Noterliğinin 22.07.2013 tarih ve 5236 yevmiye nolu kati araç satım sözleşmesi ile aracı satın aldığını ve satış bedeli olan 24.000,00 TL yi davalıya nakit olarak ödediğini, ancak aracın detaylı incelemesinde kilometresiyle oynandığını ve ayrıca kaza sorgulama sonucunda aracın 19.12.2011, 20.01.2011, 02.12.2010 tarihlerinde 3 ayrı ağır hasar gören kazaya karıştığının ortaya çıktığını, bu durumlar ortaya çıktıktan sonra davalıya Tire Noterliğinden 06.08.2013 tarihli ihtarname çektiğini, davalının da ... Noterliğinin 16.08.2013 tarih ve 5771 yevmiye nolu cevabı ihtarnamesi ile taleplerine olumsuz yanıt verdiğini, bu nedenlerle taraflar arasındaki araç satım sözleşmesinin feshine, ... Noterliğinin 22.07.2013 tarih ve 5236 yevmiye nolu ... plaka sayılı aracın satışının iptaline, satım bedeli olarak davalıya ödenen 24.000,00 TL ve 900,00 TL zaruri giderinin ihtarnamenin davalıya tebliğ edildiği tarihten itibaren işleyecek yasal faizleri ile birlikte davalıdan tahsiline, bu mümkün olmadığı takdirde bilirkişi incelemesi sonucunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 5.000,00 TL semenin satım bedelinden indirilerek davalıdan tahsiline karar verilmesini dava ve talep etmiştir.

Davalı, sattığı aracın plaka kaydı ile araçla ilgili tüm bilgilerin alınabileceğini belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, Türk Borçlar Kanunu'nun 219 ve devamı maddelerinde düzenlenen, ayıba karşı tekeffül hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Davacı taraf aracın kilometresinin değiştirildiğini ve hasarlı olduğunu belirterek öncelikle satış sözleşmesinin iptali ile ödemiş olduğu meblağın ihtarnamenin davalıya tebliğ edildiği tarihten itibaren uygulanacak yasal faizi ile birlikte tarafına ödenmesine, bu mümkün olmadığı taktirde bilirkişi incelemesi sonucunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 5.000,00 TL semenin satım bedelinden indirilerek davalıdan tahsilini talep etmiş, Mahkemece, kaza tarihlerinin davalının dava konusu aracın adına tescil edildiği tarih olan 16.07.2013 tarihinden önceye ilişkin olduğu, bu nedenle dava konusu aracın km’sinin oynanmasından, kazalı ve hasarlı olmasından davalının sorumlu tutulamayacağı anlaşıldığından davanın reddine karar verilmiş olduğu görülmüştür.

Somut olayda mahkemece alınan 22.10.2015 tarihli bilirkişi raporuna göre; davacının 22.07.2013 tarihinde davalıdan satın aldığı aracın 02.12.2010, 20.01.2011 ve 19.12.2011 tarihli hasar kayıtlarının olduğu, dava konusu araca ilişkin muayene verilerine göre ise 31.10.2014’de 86.499 km, 16.10.2012’de 57.803 km, 26.06.2010’da ise 435.050 km’de olduğu görülmüştür. Davacının olayda kusurundan söz edilemez.Davacının, satın aldığı araçla ilgili olarak Trafik Şube Müdürlüğü'nce tutulan kayıtları, aracın sigorta kayıtlarını, TRAMER kayıtlarını inceleme, TRAMER'e SMS atarak bilgi edinme yükümlülüğü de yoktur. Davalı taraf, satış öncesinde davacıyı aracın hasarlı olduğu konusunda bilgilendirdiğini veya davacının bu hususu bildiğini ispatlayamamıştır. Satışa konu araç hukuki ayıplıdır. Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Davalı satıcının ayıba karşı tekeffül borcu bulunmaktadır. Bu nedenle davacının sözleşmeden dönmesi haklı nedene dayanmakta olup ayıba karşı tekeffül hükümleri gereğince davacı uğradığı zararları akidi olan davalıdan isteyebilir.

Davacının dava konusu aracı satın aldığı tarihte 68.000 km’de olduğu ancak yapılan araştırmada satın alma tarihinden önceki tarihlerde daha yüksek km de olduğu ve hasar kayıtlarının mevcut olduğu dosya kapsamından anlaşılmış olup, aracın bu haliyle gizli ayıplı olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Araç davalının elindeyken kilometresiyle ile oynanmamış ve hasar görmemiş olması ayıpta tekeffülü ortadan kaldırmaz.

Ayrıca davacının talebi terditli dava mahiyetindedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 227. maddesinde alıcıya tanınan haklar yenilik doğurucu yani tüketilen haklardan olup alıcı bunlardan ancak birini kullanabilecek, başka bir anlatımla terditli olarak talepte bulunamayacaktır. Mahkemece, Türk Borçlar Kanunu'nun 227. maddesi ve HMK’nın 31. maddesi gereğince davacıya hangi seçimlik hakkını kullandığı sorulup talebi açıklattırıldıktan sonra ayıba karşı tekeffül hükümleri gereğince davacının uğradığı zararları akidi olan davalıdan isteyebileceği gözününe alınıp buna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17/10/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi

Daha fazla bilgi için doğrudan 05321670913 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Satıcı Sattığı Malın Kusurunu Bilmese Bile Sattığı Maldaki Tüm Kusurlarından Sorumludur

Satici Sattigi Malin Kusurunu Bilmese Bile Sattigi Maldaki Tum Kusurlarindan Sorumludur

Satıcı Sattığı Malın Kusurunu Bilmese Bile Sattığı Maldaki Tüm Kusurlarından Sorumludur

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2017/664

Karar : 2017/573

Karar Tarihi : 29.03.2017

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “ayıp nedeniyle taşınmaz satış sözleşmesinin feshi, maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 11. Asliye Hukuk Mahkemesince (kapatılan Üsküdar 2. Asliye Hukuk Mahkemesince) davanın reddine dair verilen 20.09.2012 gün ve 2011/110 E., 2012/365 K. sayılı karar davacı vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 06.11.2013 gün ve 2013/15624 E., 2013/27427 K. sayılı kararı ile ile;

"…Davacı, davalının 39 nolu parseldeki dairesini 102.000,00 TL bedelle 30.06.2010'da kendisine sattığını, davalının zemin kattaki bu dairede yıllardan beri oturduğunu, herhangi bir rutubet ve su basmasının söz konusu olmadığını taahhüt etmesine rağmen duvarların yağmur suları yüzünden kabarmaya başladığını, mahkeme aracılığıyla yaptırdığı tespitte dairedeki ayıbın gizli ayıp olduğu, hasar ve zarar toplamının 25.000,00 TL olduğunun ortaya çıktığını, tespit sonucu alınan bilirkişi raporunun davalıya tebliğ edildiğini, ancak davalının rapora itirazda bulunmadığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 30.60.2010 tarihli gayrimenkul satış sözleşmesinin feshine, satış bedeli olan 102.000,00 TL’nın ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile iadesine, tespit raporunda belirlenen miktardan az olmamak üzere belli bir miktarın satış bedelinden tenziline, taşınmazın alım satımı nedeni ile ödediği emlak komisyonu, tapu giderleri, konut kredisi faizi, avukatlık ücreti, tedavi giderleri olmak üzere 5.000,00 TL maddi, uğradığı manevi zarara karşılık olmak üzere 5.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, dava konusu dairenin yarı bodrum kat olup, ana taşınmazın 35 yıl önce, yapıldığı yılın imar ve inşaat tekniğine göre inşa edildiğini, davacının daireyi emlakçı nezaretinde 3 kez gezdiğini, alıcıdan gizlenen hiçbir hususun bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle, binanın temel bohçalama yalıtımı ile drenaj kanalının yapılmamasından, gizli veya açık ayıptan davalının sorumlu olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın dayanağı, Borçlar Kanunu'nun 217. maddesi delaletiyle BK’nun 202. maddesidir. Buna göre, "Satıcının tekeffülü altındaki satılanın ayıbı anlaşıldığı zaman alıcı muhayyerdir; dilerse satılanı redde hazır olduğunu beyanla satımın feshedilmesini, dilerse, satılanı alıkoyup kıymetinin noksanı mukabilinde semenin tenzil olunmasını dava eder. Hâkim, alıcının satılanı ret davası üzerine hal icabı satımın feshini muhik göstermiyorsa semenin tenzili ile iktifa edebilir. Kıymetinin noksanı satılanın semenine müsavi ise alıcı ancak satımın feshini talep edebilir." denilmektedir. Açıklandığı üzere, ayıba karşı tekeffül hükümleri uyarınca alıcı, ayıbın anlaşıldığı zaman dilerse fesih hakkını kullanır, dilerse bedel indirimi isteyebilir. Davaya konu dairenin gizli ayıplı olduğu gerek tespit raporu gerekse mahkemece yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporuyla sabit olduğuna göre mahkemece, davacının öncelikli talebi olan fesih isteminin değerlendirilerek hasıl olacak sonuca uygun karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olduğu…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava ayıp nedeniyle taşınmaz satım sözleşmesinden dönme, olmadığı takdirde bedelden indirim yapılması ile maddi ve manevi tazminat isteklerine ilişkindir.

Davacı vekili davalının Üsküdar’da bizzat kullandığı zemin kat daireyi 30.06.2010 tarihinde 102.000,00-TL bedel karşılığında müvekkili davacıya sattığını, meskenin 05.08.2010 tarihinde teslim edildiğini, müvekkilinin sözleşme öncesi görüşmeler sırasında davalıya dairede rutubet olup olmadığını sorduğunu, davalının uzun yıllar dairede bizzat oturduğunu, herhangi bir rutubet veya su basma olayının söz konusu olmadığını beyan ve taahhüt ettiğini, ancak ilk yağmurda daire duvarlarının yağmur sularından nem aldığını ve boyalarının kabardığını, müvekkilinin durumu davalıya bildirildiğini ancak davalının yapacak bir şey olmadığını söylediğini, bu durumun Üsküdar l. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/101 D.İş dosyası ile tespit edildiğini, bilirkişinin hasar ve zararın gizli ayıptan kaynaklandığını; onarım bedelinin 25.000,00-TL, giderilme süresinin 2,5 ay olarak belirlendiğini beyanla 30.06.2010 tarihli satış sözleşmesinin feshi ile satış bedelinin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müvekkiline iadesine veya tespit dosyasında bilirkişinin belirlediği miktardan az olmamak üzere hakkaniyet ölçüleri dahilinde belirli miktarın satış bedelinden tenziline, maddi ve manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili müvekkilinin taşınmazda teyzesi, eşi ve iki çocuğu ile birlikte 2,5 yıl oturduğunu, bağımsız bölümün 35 yıl önceki inşaat şart ve tekniğine göre inşa edilmiş binanın yarı bodrum kat dairesi olduğunu, dairenin emlak komisyoncusu aracılığıyla satış arz edildiğini, alıcı davacının daireyi üç kez gezdiğini ve kendisinden hiçbir hususun gizlenmediğini, davacının satıştan bir gün önce daireyi boyatarak taşındığını, taşınmazın bodrum kat oluşu, dış duvarlarının toprakla temas etmesi, koruyucu drenaj ve duvar mantolamasının bulunmamasının gizli veya açık ayıp hükmünde değerlendirilemeyeceğini, alıcının bu konumdaki taşınmazı bilerek ve görerek aldığını, davacının yaşadığı sorunun tamamı ile kat mülkiyeti çerçevesinde çözüme kavuşturulacak bir sorun olduğunu, dairenin iç mekânı ile ilgili bir sorun olmadığını, ortak alan sayılan dış duvarların su yalıtımının apartman yönetimi veya kat malikleri kurulunun kararı ile yapılabileceğini, sorumluluğun arsa payına göre olduğunu beyan ederek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece dava konusu dairenin çok eski bir binanın bodrum katı olduğu, böyle bir taşınmazın satın alınmasında alıcının binanın nem alabileceğini, sel basabileceğini ülkemiz şartlarında düşünüp öngörmesi gerektiği, davalının davacıyı satın almadan önce yanıltıp kandırdığına ilişkin yeterli kanıtlar sunulmadığı, tanıkların davacının çok yakınları olması nedeniyle beyanlarının yeterli kanıt oluşturmadığı, aksine beyanda bulunan davalı tanıklarının beyanları ile binanın konumu ve satış bedeli nazara alındığında satış işleminde iptali gerektirir bir sebep bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçe ile bozulmuştur.

Mahkemece önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık satışa konu bağımsız bölümün gizli ayıplı olup olmadığı, ayıba karşı tekeffül hükümleri uyarınca davalının zarardan sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının sözleşmeden dönme isteminin değerlendirilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığa olay tarihinde yürürlükte olan (mülga) 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

Satım sözleşmesi Borçlar Kanununun 182. maddesinde “satım bir akittir ki onunla satıcı satılanın iltizam ettiği semen mukabilinde alıcıya teslim ve mülkiyeti ona nakleylemek borcunu tahammül eder” şeklinde tanımlanmıştır. Satım sözleşmesi synallagmatik, başka deyişle tam iki tarafa karşılıklı borçlar yükleyen bir sözleşmedir. Tam iki yanlı sözleşmelerde, her iki yan birbirine karşı bir aslı edim ile çeşitli yan ve tali edimler yüklenirler. Eş deyişle bu sözleşmeler nitelikleri gereği yanlardan her birini zorunlu olarak alacaklı ve borçlu kılar. Yanlardan her biri karşı edimi elde etmek için borç altına girer. Satıcının malın teslimi ve mülkiyetinin alıcıya geçirilmesi yükümlülüğü yanında satılanın ayıplardan ari olmasını sağlama yükümlülüğü de bulunmaktadır.

Bu noktada uyuşmazlığın temelinde oluşturan “ayıp ve ayıba karışı tekeffül” kavramları üzerinde durmakta yarar vardır:

Ayıba ilişkin hukuki düzenleme, dava konusu uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 194. maddesinde yer almaktadır. Düzenlemede “ Satıcı alıcıya karşı satılanın zikir ve vaadettiği vasıflarını mütekeffil olduğu gibi maddi veya hukuki bir sebeple kıymetini veya maksut olan menfaatini izale veya ehemmiyetli bir surette tenkis eden ayıplardan salim bulunmasını da mütekeffildir. Satıcı , bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan mesuldür.” denilmektedir.

Öğretide ayıp satılanda, hasarın geçtiği anda, vaad edilen nitelikleri bir diğer ifadeyle bulunması gereken bir özelliğin bulunmaması ya da bulunmaması gereken bir kusurun ya da eksikliğin bulunması ya da dürüştlük kuralı gereğince ondan beklenen lüzumlu vasıfları taşımaması hali olarak tanımlanmakta ve maddi, hukuki ya da ekonomik ayıp şeklinde sınıflandırılmaktadır. Maddi ayıp bir malda madden hata bulunmasıdır. (örneğin malın yırtık, kırık, bozuk, lekeli olması gibi). Hukuki ayıp malın kullanımının hukuken sınırlandırılmış olmasıdır (malın üzerinde rehin, haciz, intifa hakkı gibi kısıtlamalar bulunması gibi). Ekonomik ayıp ise; malın iktisadi vasıflarında eksiklik olmasıdır.

Ayıba ilişkin diğer sınıflandırma, ayıbın açık ve gizli olup olmamasına göre yapılmaktadır. Açık ayıp hemen ilk başta ya da yüzeysel bir muayene ile tespit edilebilen ayıptır. Durumun gerekli kıldığı, muayene ile anlaşılamayan ayıpla, gizli ayıptır. Alıcı gizli ayıpları araştırmakla yükümlü değil ise ayıp meydana çıkar çıkmaz hemen ihbar etmelidir (DOMANİÇ, H.:Türk Ticaret Kanunu Şerhi, C.I, İstanbul 1988, s.155;YAVUZ, N.: Ayıplı İfa, 2.b., Ankara 2010, s. 107;KARAKAŞ, C.F.: Ticari Satımda Ayıp İhbarının Süresi ve Şekli, XXII. Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu, Ankara 2006, s.172). Eğer alıcı iğfal edilmiş yani maldaki ayıp ondan bilerek saklanmış ise Kanunu öngördüğü çözüm satıcı bakımından ağırlaştırılmış bir sorumluluğu gerektirmektedir. Nitekim 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 200. maddesine (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 225. maddesine ) göre, alıcıyı iğfal etmiş olan satıcı, ayıbın kendisine vaktinde ihbar edilmemiş olduğunu ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz.

Ayıba ilişkin bu genel açıklamalardan sonra hemen belirtmek gerekir ki satıcının ayıptan sorumluluğuna da "ayıba karşı tekeffül" denmektedir. Ayıba karşı tekeffül şartlarının gerçekleşmesi durumunda alıcıya Borçlar Kanunu'nun 202 ve 203. maddelerinde seçimlik haklar tanınmıştır. Buna göre alıcı sözleşmeden dönebileceği gibi semenin indirilmesini ya da malın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini de isteyebilir. Tüketicinin korunmasına ilişkin düzenlemeler de alıcının malın onarılmasını isteme hakkına sahip olduğu da benimsenmiştir ( 6502 s. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m.11/c).

Ayıba karşı tekeffüle ilişkin kuralların uygulanabilmesi için satıcının kusurlu olması şart değildir. Gerçekten de Borçlar Kanunu'nun 194 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre satıcı, ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.

Alıcı ihbar külfetini yerine getirmişse artık alıcının ayıpları bildiği ya da bilmesi gerektiği konusunda ispat yükü satıcıya aittir. Zira bu suretle satıcı yasal olarak kendisine düşen bir sorumluluğu reddetmektedir.

Somut olaya gelince; davacı, yanlar arasında yapılan taşınmaz satış sözleşmesi konusu bağımsız bölümde sonradan ortaya “gizli ayıplar” çıktığını ileri sürerek öncelikle satış sözleşmesinden döndüğünü bildirmiştir. Dava konusu bağımsız bölümün gizli ayıplı olduğu delil tespiti dosyasına sunulan bilirkişi raporu ve mahkemece yapılan keşif sonrası düzenlenen bilirkişi raporuyla sabittir. Davacı da gizli ayıp nedeniyle Borçlar Kanunu'nun 202 inci maddesinden kaynaklanan seçim hakkını sözleşmeden dönme yolunda kullanmıştır. Hal böyle olunca mahkemece, davacının öncelikli talebi olan dönme isteminin değerlendirilerek hasıl olacak sonuca uygun karar verilmesi gerekirken gizli ayıptan davalının sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

O halde belirtilen bu maddi ve yasal olgular gözetildiğinde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.03.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.

Sıfır Aracın Parçalarının Değiştirilmesi Ve Motorun Parçaları Sökülmesi-Takılması “Gizli Ayıp” Niteliğinde Olduğundan, Aracın Yenisiyle Değiştirilmesi Gereklidir

Sifir Aracin Parcalarinin Degistirilmesi Ve Motorun Parcalari Sokulmesi-Takilmasi “Gizli Ayip” Niteliginde Oldugundan, Aracin Yenisiyle Degistirilmesi Gereklidir

Sıfır Aracın Parçalarının Değiştirilmesi Ve Motorun Parçaları Sökülmesi-Takılması “Gizli Ayıp” Niteliğinde Olduğundan, Aracın Yenisiyle Değiştirilmesi Gereklidir

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2017/947

Karar : 2019/999

Karar Tarihi : 8.10.2019

DAVA : Taraflar arasındaki “ayıplı malın misli ile değiştirilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.10.2014 tarihli ve 2013/222 E., 2014/391 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 16.03.2015 tarihli ve 2015/260 E., 2016/3665 K. sayılı kararı ile;

“…Davacı, 26.08.2008 tarihinde davalı şirketten 2009 model araç satın aldığını, araçta ilk günden itibaren arızaların meydana geldiğini, yapılan başvuru üzerine Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin aracın teslim alınarak yenisi ile değiştirilmesine karar verdiğini iddia ederek, aracın yenisiyle değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, yetkili servis olan davacının, dava konusu aracı ticari işlerinde kullandığını, bu nedenle 4077 Sayılı Kanun hükümlerinin olayda uygulanmayacağını, davanın zamanaşımına uğradığını, arızaların üretim hatasından değil, kullanım hatasından kaynaklandığını, davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığını, davacının onarım yönünde seçimlik hakkını kullanmış olup, aracın değiştirilmesini talep ettiği halde aracı kullanmaya devam ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; 26.08.2008 tarihinde satın alınan aracın 31.07.2008 tarihinde davacıya teslim edildiği, davanın zamanaşımı süresi içinde açıldığı, davacının ayıp ihbarını TTK’nun 25/3 maddesi gereğince süresinde yapmadığından satılanı bu şekliyle kabul etmiş sayılacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dairemizin 2012/4885 E., 2012/11703 K. sayılı ve 12.07.2012 tarihli bozma ilamı ile, ”somut olayda, dava konusu araçta ilk günden itibaren arızalar söz konusu olduğu, bu nedenle garanti süresi içerisinde birçok kez servise başvurulduğu ileri sürülmüş ve servis kayıtları dosyaya sunulmuştur. Araç ile ilgili servis kayıtları, garanti belgesi vs. evrak incelemesi ile araçtaki arızanın belirlenmesi özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiği kabul edilmelidir. Bu durumda mahkemece, konusunda uzman bir bilirkişiden iddia ve savunma çerçevesinde ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp, tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir” gerekçesiyle mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda; davacının servise başvurmak suretiyle ayıp ihbarını süresinde yaptığının kabulü gerektiği, bilirkişi raporuna göre motorun yağ yakması nedeniyle sökülerek sekmanların değiştirilmiş olmasının motorun satışı sırasında gizli ayıplı olduğunu gösterdiği, bu arızanın satış sözleşmesinin feshini gerektirecek nitelikte ayıp olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu yapılan aracın aynı marka ve model ile BK’nun 203/1. maddesi gereğince yenisiyle değiştirilmesine karar verilmiş, hüküm davalı …Ş. vekilince temyiz edilmiştir.

Dava ayıplı aracın yenisi ile değiştirilmesi istemine ilişkindir. Dairemizin 2012/4885 E., 2012/11703 K. sayılı ve 12.07.2012 tarihli bozma ilamına uyulmuş ise de, bozma gereği tam olarak yerine getirilmemiştir.

Mahkemece alınan bilirkişi raporlarında, bilirkişilerin davaya konu araç üzerinde herhangi bir teknik inceleme yapmadıkları gibi davacının dava dilekçesinde belirttiği arızaların giderilip giderilmediği, söz konusu arızaların gizli ayıp niteliğinde olup olmadığı tespit edilmemiştir.

Mahkemece yapılacak iş; konusunda uzman bilirkişi aracılığıyla dava konusu araç üzerinde teknik inceleme yaptırılıp, tarafların iddia ve savunmaları ile mahkemece alınan daha önceki bilirkişi raporlarına yapılan itirazlar hep birlikte değerlendirilerek, davaya konu araçtaki arızanın giderilip giderilmediği, arıza giderilmiş ise davacının arızanın giderilmesi yönünde talep hakkını kullanmış olması nedeniyle aracın yenisi ile değiştirilmesi isteminde bulunamayacağı, ancak var ise araçtaki değer kaybını talep edebileceği hususları da dikkate alınarak, toplanan tüm delillere göre yapılacak değerlendirme sonucu uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, ayıplı aracın yenisiyle değiştirilmesi istemine ilişkindir.

Davacı; 26.08.2008 tarihinde davalı şirketten 2009 model araç satın aldığını, ilk günden itibaren aracın direksiyonunda titremeler, kapılarda, frende ve koltuklarda ayarsızlıklar gibi problemlerle karşılaştığını, yapmış olduğu başvuru üzerine Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin aracın teslim alınarak yenisi ile değiştirilmesine karar verdiğini ileri sürerek aracın yenisiyle değiştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili; yetkili servis olan davacının dava konusu aracı ticari işlerinde kullandığından olayda 4077 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmayacağını, talebin zamanaşıma uğradığını, arızaların üretim hatasından değil, kullanım hatasından kaynaklandığını, davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığını, davacının onarım yönünde seçimlik hakkını kullanmış olduğunu ve aracın değiştirilmesini talep ettiği hâlde aracı kullanmaya devam ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; aracın 26.08.2008 tarihinde satın alındığı, davanın zaman aşımı süresi içinde açıldığı, davacının ayıp ihbarını TTK’nın 25/3. maddesi gereğince süresinde yapmadığından satılanı bu şekliyle kabul etmiş sayılacağı, davacının satılan şeyi yenisiyle değiştirme hakkını kaybettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacının temyizi üzerine hüküm Özel Dairece; somut olayda dava konusu araçta ilk günden itibaren arızalar söz konusu olduğu, bu nedenle garanti süresi içerisinde birçok kez servise başvurulduğunun ileri sürülerek servis kayıtlarının dosyaya sunulduğu, araç ile ilgili servis kayıtları, garanti belgesi vs. evrakın incelemesi ile araçtaki arızanın belirlenmesinin özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiği, mahkemece, konusunda uzman bir bilirkişiden iddia ve savunma çerçevesinde ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp, tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmasının doğru görülmediği gerekçesiyle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece; bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda davacının servise başvurmak suretiyle ayıp ihbarını süresinde yaptığının kabulü gerektiği, bilirkişi raporuna göre motorun yağ yakması nedeniyle sökülerek segmanların değiştirilmiş olmasının motorun satışı sırasında gizli ayıplı olduğunu gösterdiği, bu arızanın satış sözleşmesinin feshini gerektirecek nitelikte ayıp olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu yapılan aracın aynı marka ve model ile BK’nın 203/1. maddesi gereğince yenisiyle değiştirilmesine karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece; Özel Dairece verilen ilk kararda araç üzerinde herhangi bir teknik inceleme yapılmadığı şeklinde bir gerekçe yer almadığı, araç üzerinde inceleme yapmak gerektiği yönündeki belirlemenin bilirkişilerce yapılmasının gerektiği, bilirkişilerin böyle bir zorunluluktan ve ihtiyaçtan bahsetmedikleri, ilk bozma ilamında belirtilen şekilde rapor alınmasına rağmen bozma kapsamında olmayan bir konuda yeniden bozma kararı verilmesinin usul kurallarına ve hakkaniyete uygun olmadığı, davanın 28.04.2011’de açıldığı gözetildiğinde uyuşmazlıkta mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun uygulanması gerektiği, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan ücretsiz onarım hakkının 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nda yer almadığı, buna rağmen Özel Dairece geçmişe etkili kuralı bertaraf edilerek “davacının arızanın giderilmesi yönündeki talep hakkını kullanmış olması nedeniyle değiştirilmesi isteminde bulunamayacağı” gerekçesine dayanılmasının da doğru olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece uyulan bozma kararının gereğinin yerine getirilip getirilmediği, burada varılacak sonuca göre konusunda uzman bilirkişi aracılığıyla dava konusu araç üzerinde teknik inceleme yaptırılıp, dava konu araçtaki arızanın giderilip giderilmediği, söz konusu arızaların gizli ayıp niteliğinde olup olmadığının tespit edilip edilmediği, arızanın giderildiğinin kabulü hâlinde davacının arızanın giderilmesi yönünde talep hakkını kullanmış olması nedeniyle aracın yenisiyle değiştirilmesi istemi yerine ancak var ise araçtaki değer kaybını mı talep edebileceği hususları da dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmasının ve sonucuna göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle yasal mevzuatın ve konu ile ilgili kavramların irdelenmesinde fayda bulunmaktadır.

Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun ( BK ) 194. maddesi;

“Bayi müşteriye karşı mebiin zikir ve vadettiği vasıflarını mütekeffil olduğu gibi maddi veya hukuki bir sebeple kıymetini veya maksut olan menfaatini izale veya ehemmiyetli bir suretle tenkis eden ayıplardan salim bulunmasını da mütekeffildir.

Bayi, bu ayıpların mevcudiyetini bilmese bile onlardan mesuldür.” hükmünü içermektedir.

Aynı Kanun’un 202. maddesinde;

“Bayiin tekeffülü altındaki mebiin ayıbı anlaşıldığı zaman müşteri muhayyerdir. Dilerse mebii redde hazır olduğunu beyanla bey’in fesh edilmesini, dilerse mebii alıkoyup kıymetinin noksanı mukabilinde semenin tenzil olunmasını dava eder.

Hakim, müşterinin mebii ret davası üzerine hal icabı bey’in feshini muhik göstermiyorsa semenin tenzili ile iktifa edebilir.

Kıymetinin noksanı mebiin semenine müsavi ise müşteri ancak bey’in feshini talep edebilir.” düzenlemesine yer verilmiş iken;

203. maddesinde ise;

“Mebi, miktarı muayyen misli şeylerden ise müşteri dilerse fesih veya semenin tenzilinden hiç birini talep etmeyip mebiin ayıptan ari mislile değiştirilmesini dava edebilir.

Mebi, başka bir yerden gönderilmiyorsa bayiin de müşteriye derhal ayıptan ari mislini teslim ve müşterinin düçar olduğu zararı tamamen tazmin ederek aleyhine ikame edilecek davadan kurtulmağa salahiyeti vardır.” amir hükmü yer almaktadır.

Taraflar arasındaki ihtilafın BK 194 ve devamı maddelerine göre çözümlenmesi gerekir. Buna göre; satıcı, satılandan yararlanmayı ortadan kaldıran ayıptan, ayıbın meydana gelmesinde kusuru olmasa bile alıcıya karşı sorumludur. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun ( TTK ) 25/3. maddesine göre ticari işlerde satılan malın ayıbı açıkça belli ise 2 gün, açıkça belli değil ise 8 gün içinde muayene etme ve tespit edilen ayıbın ihbarı zorunludur. Ayıbın gizli olması hâlinde, anılan 25. maddenin BK’nın 207. maddesine atfı nedeniyle nihayet altı ay içinde bu konudaki davanın açılması gerekmektedir. Dosyadaki belirlemelerden davacının ayıbı usulüne uygun şekilde bildirdiği ve davanın süresinde açıldığı hususunda bir uyuşmazlık yoktur.

Kanundaki düzenlemeler göstermektedir ki; satılanın ayıplı olduğunun anlaşılması üzerine alıcının BK’nın 202. maddesine göre alıcı satılanı iadeye hazır olduğunu beyanla satımın feshini veya satılanı muhafaza ile satış bedelinin indirilmesini isteyebileceği gibi, BK’nın 203. maddesine göre satılan muayyen misli şeylerden ise, satılanın ayıptan ari misli ile değiştirilmesini isteyebilir. Dava konusu olan araç miktarı belli ve misli ile temini mümkündür. Davacı tercih hakkını ayıptan ari yenisiyle değiştirilmesi yönünde kullanmıştır.

Davaya konu aracın Dacıa marka Logan MCV tipinde, 2009 model, 4 silindirli, dizel yakıtlı olduğu ve 26.08.2008 tarihinde tescil edildiği anlaşılmıştır. Davacı alınan beyanında aracı aldığı tarihten itibaren aracın direksiyonda titreme, kapılarında ayarsızlık, freninde sorun olduğu için ben doğrudan servise gittiğini, çeşitli işlemler yapılmasına rağmen servis tarafından tutanak düzenlenmediğini, araç 30.000 km’ye geldiğinde titremenin lastiklerden kaynaklandığını söylediklerinden kendi parası ile lastikleri değiştirdiğini, 40.000 km’ye geldiğinde de yağ lambasının yanıp söndüğünü belirtmiştir. Dosya kapsamında bulunan iş emirlerinden ve alınan bilirkişi raporlarından 17.09.2009 tarihinde 27.391 km’de garanti kapsamında sağ dikiz aynasının, 22.04.2010 tarihinde 43.826 km’de yağ eksiltiyor şikâyeti ile servise giren aracın piston segmanının, garanti kapsamında kol yatak takımının, 16.07.2010 tarihinde 51.515 km’de garanti kapsamında sağ ve sol rot başlarının, 28.07.2010 tarihinde 53.693 km’de garantiden aks keçesinin, tranself trj gibi parçalarının, 16.08.2010 tarihinde 55.854 km’de akünün, 22.09.2010 tarihinde 59.201 km’de bakım yapılarak soyulma olan direksiyon simidinin, 05.11.2010 tarihinde 62.372 km’de hidrolik direksiyon pompasının, 24.03.2011 tarihinde 76.209 km’de fren balatalarının, hava filtresinin, yağ filtresinin değiştirilmiş olduğu tespit edilmiş; sağ dikiz aynasının değişimi, lastiklerden dolayı aracın ses yapması gibi arızalar aracın değiştirilmesini gerektirecek arızalar olmadığından, arızaların garanti kapsamında onarımlarının bedelsiz yapılmış olması ve tekrarlamamış olması nedeniyle aracın değiştirilmesini gerektirecek şartların oluşmadığı, ancak motorun yağ yakması nedeni ile sökülerek segmanlarının değiştirilmiş olmasının motorun satışı sırasında gizli ayıplı olduğunu gösterdiği, zira bu arızanın sözleşmenin feshini gerektirebilecek nitelikte gizli ayıp olduğu, iş emirlerinden periyodik bakımlarını yaptırdığı anlaşılan dava konusu aracın 43.826 km’de demonte edilerek piston segman değiştirilmesinin normal bir süreç olmadığı, motorun normal veya muadillerininki gibi olmamasının, motor kusurlarının bulunmasının tahsis veya kullanım amacı bakımından tüketicinin beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran ve aracın ikinci el satış aşamasında değerini düşürücü nitelikte olduğu bahse konu hatadan dolayı tüketicinin herhangi bir kusur ve ihmalinin bulunmadığı yönünde görüş beyan edilmiştir.

Görüldüğü üzere aracın “0” km olarak sahibine teslim edildikten sonra, ardı ardına gerçekleşen arızalar nedeniyle birçok parçasının tamamen değiştirildiği; yapılan onarımlar sonucu arızaların giderilmiş olduğu; ancak bu arızaların giderilmesi amacıyla aracın birçok parçası değiştirilip, böylece aracın orijinal hâlini kaybettiği gibi, motorun da tamamen demonte edilerek parçalarının değiştirilmesinin gizli ayıp niteliğinde bulunduğu, arızalar giderilse bile alıcının araca duyduğu güvenin sarsılması nedeniyle araçtan beklediği yararı, konforu ve perfonmansı sağlayamadığı, davacı tarafça değişiklik talebi iletilmesine karşın, davalı yanın bu istemi yerine getirmediği, alıcının değer düşüklüğüne ilişkin zararı giderilerek de olsa aracı bu şekilde kullanmaya zorlanamayacağı, araçtaki bu nitelikte arızaların giderilmesinin aracın gizli ayıplı olduğunu ve değiştirilmesi şartlarının gerçekleşmediğini göstermeyeceği belirgindir. Bu nedenle yeniden bilirkişi raporu alınması somut dosya bakımından yargılamaya bir katkı sağlamayacaktır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında alınan bilirkişi raporunun yeterli olmadığı, araç üzerinde teknik inceleme yapılarak ayıpların onarıma rağmen devam edip etmediği, arızaların onarımından dolayı araçta bir değer kaybının olup olmadığı, davacının ücretsiz onarım talebinin içeriği, onarımdan dolayı araçta bir değer kaybının bulunup bulunmadığı, araçta meydana gelen arızaların sıklığı ve niteliğinin tespiti ile sonucuna göre, hak ve menfaatler dengesini aşırı ölçüde bozması halinde ayıp oranında bedel indirimi veya ücretsiz onarım isteme ya da misli ile değiştirme hakkının olup olmadığı da değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği gerekçesiyle Özel Daire bozma kararı genişletilmek suretiyle kararın bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Açıklanan tüm bu olgu ve yasal düzenlemeler, tarafların karşılıklı iddia ve savunmaları, dosyadaki tutanak ve kanıtlar karşısında; eldeki dava yönünden, aracın yenisi ile değiştirilmesini isteme koşulları gerçekleşmiştir. Mahkemece verilen direnme kararının gerekçesi, somut olaya uygun düşmemekle beraber sonuç olarak verilen kabul kararı yukarıda açıklanan gerekçelerle yerindedir.

Hâl böyle olunca mahkemenin direnme kararı yukarıda belirtilen bu değişik gerekçelerle onanmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı ( 1.604,38TL ) harcın temyiz edenden alınmasına, 6100 Sayılı HMK’nın geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.10.2019 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

Somut Olay Göre Gizli Ayıp Bildiriminde Bulunulmadığı İtirazı Dürüstlük Kuralına Aykırıdır

Somut Olay  Gore Gizli Ayip Bildiriminde Bulunulmadigi itirazi Durustluk Kuralina Aykiridir

Somut Olay  Göre Gizli Ayıp Bildiriminde Bulunulmadığı İtirazı Dürüstlük Kuralına Aykırıdır

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2017/580

Karar : 2020/97

Karar Tarihi : 06.02.2020 

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince tüketici mahkemesi sıfatıyla verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi : Davacı vekili 14.08.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıdan 25.04.2005 tarihli sözleşme ile satın aldığı Sıraevler Konutlarındaki taşınmazın 05.09.2007 tarihinde teslim edildiğini, binanın mantolama ve dış cephe sıvasının kalitesiz malzeme kullanılarak hatalı şekilde imal edilmesi nedeniyle zaman içerisinde çatlayarak dökülmeye başladığını, bu durumun tüm sitedeki binalarda ortaya çıkması üzerine bizzat davalının Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/3 D.İş sayılı dosyası üzerinden yaptırdığı tespitte tüm konutlardaki ayıplı ve eksik imalatın belirlendiğini, buna rağmen davalı tarafça hiçbir işlem yapılmadığını, müvekkilinin gerçek zararının mahkemece yapılacak inceleme sonucunda belirleneceğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 2.000,00TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 15.04.2014 tarihli dilekçesiyle talebini 2.835,70TL olarak ıslah etmiştir.

Davalı Cevabı : Davalı vekili, proje ve sözleşme kapsamında olup da eksik ve kusurlu yapıldığı tespit edilen işlerin giderilmesinin müvekkiliyle arasındaki sözleşme gereğince dava dışı yükleniciye ait olduğunu, konuyla ilgili müvekkiline bildirilen ayıpların yüklenici firma tarafından değerlendirilerek giderildiğini, buna rağmen davacının taleplerini idareye yöneltmesinin hakkın kötüye kullanılması mahiyetinde olduğunu, bunun yanı sıra 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un öngördüğü sürede ayıp ihbarında bulunulmadığını, inşaatın standartlara uygun tamamlandığını, davacı ile müvekkili arasındaki satış sözleşmesinin 3/4. maddesinde alıcının mevcut durumunu görerek aldığı taşınmazla ilgili sonradan tamirat, onarım veya alacak talebinde bulunmayacağının açıkça kararlaştırıldığını savunarak davanın reddini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı : Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin tüketici mahkemesi sıfatıyla verdiği 30.05.2014 tarihli ve 2013/525 E., 2014/320 K. sayılı kararı ile imalattan kaynaklı gizli ayıp nedeniyle doğan zarardan davalının sorumlu olduğu ve süresinde dava açıldığı gerekçesiyle davanın ıslah edilen miktarı üzerinden kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı : Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesince 20.10.2014 tarihli ve 2014/37088 E., 2014/32238 K. sayılı kararı ile;

“Davacı, satın aldığı dairede daha sonra ayıplar ortaya çıktığını, davalı tarafından da bu ayıpların giderilmediğini belirterek, onarım bedeli istemiştir. Mahkemece, dosyaya kazandırılan bilirkişi raporu doğrultusunda bahse konu ayıpların gizli ayıp olduğu benimsenmek suretiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davaya konu taşınmaz davacıya 05.09.2007 tarihinde teslim edilmiş olup, davacı ise eldeki davayı taşınmazda gizli ayıp olduğunu ileri sürmek suretiyle 14.08.2013 tarihinde açmıştır. Toplanan delillerden ve dosya kapsamından davaya konu taşınmazın gizli ayıplı olduğu anlaşılmaktadır. Gizli ayıp ortaya çıktığı andan itibaren derhal bildirilmelidir. Dava tarihine kadar davacının davalıya herhangi bir bildirimde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.” şeklindeki gerekçeyle hüküm bozulmuştur.

Direnme Kararı : Mahkemece 26.06.2015 tarihli ve 2015/475 E., 2015/651 K. sayılı karar ile; davalının dava konusu taşınmazı da kapsayan konutlarla ilgili olarak 2012/3 D.İş sayılı dosya ile tespit yaptırdığı, bu tespit ile davalının, eldeki davanın açılmasından daha önce ayıptan haberdar olduğu, dolayısıyla artık davacının gizli ayıptan haberdar etme yükümlülüğünün kalmadığı, ihbarın şekle tabi olmadığını açıklayan Hukuk Genel Kurulunun 2009/13-160 E., 2009/185 K. sayılı kararında delil tespit raporunun ayıp ihbarı olarak kabul edildiği, aynı yönde verilen pek çok kabul kararının Özel Dairece onandığı, aynı dava ile ilgili farklı karar verilmesini gerektirir bir durumun söz konusu olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi : Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; satıcının dava tarihinden önce dava konusu ayıpla ilgili olarak mahkeme eliyle tespit işlemi gerçekleştirdiği olayda, tespit olunan gizli ayıpla ilgili olarak tazminat isteminde bulunan davacı tüketicinin ihbarda bulunma yükümlülüğünün mevcut olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce tüketici hukukunda ayıp kavramı ve ayıptan sorumluluğa ilişkin hükümlerin incelenmesi yerinde olacaktır.

Ayıplı mal satımı karşısında alıcıyı korumaya yönelik genel nitelikli düzenlemeler zaten mevcut iken [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK), m.194-207 ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 25/3], tüketiciyi daha etkin bir biçimde koruma gayesi ile yürürlüğe giren 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da (TKHK) bu husus ayrıca düzenleme yeri bulmuştur.

Yürürlük tarihi itibariyle uyuşmazlıkta dikkate alınması gereken 4077 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasında; "Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mal veya hizmetler, ayıplı mal veya ayıplı hizmet olarak kabul edilir." denilmekte, devam eden fıkralarda ise buna ilişkin biçimsel koşullar sayılmaktadır.

Ayıbın varlığı hâlinde satıcıyı maldaki ayıptan sorumlu tutabilmek için birtakım maddi koşulların (ayıp sayılan bir eksikliğin mevcudiyeti, ayıbın önemli olması, ayıbın malın yarar ve zararının alıcıya geçtiği anda var olması, tüketicinin ayıbın varlığını bilmeden malı satın almış olması) gerçekleşmesi ve bilhassa ayıbın bildirilmesi gibi biçimsel koşulların da alıcı tarafından sağlanması gerekir.

Kanun koyucu açık ayıbın varlığı durumunda tüketiciyi malın tesliminden itibaren otuz gün içerisinde ayıbı muhatabına bildirilmekle yükümlü kılmıştır (TKHK, m.4/II). Ortalama bir tüketici bilgisine göre olağan bir gözlemle tespit edilemeyecek yahut sonradan ortaya çıkabilecek mahiyet taşıyan gizli ayıplarda ise tüketici bu süre ile bağlı olmaksızın, ayıbın ortaya çıktığı andan itibaren TKHK’nın 30. maddesi yollamasıyla BK’nın 198/II-III maddesi hükmü gereği derhâl, yerleşik içtihatlardaki ifadesiyle dürüstlük kuralına uygun olan en kısa sürede ayıbı ihbar etmelidir.

Ayıbın tüketicinin seçimlik haklarından (m. 4/II-2.c; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım) sorumlu olan kişilere (m. 4/III; satıcı, imalatçı-üretici, satıcı, bayi, acente, ithalatçı ve bağlı kredi veren kuruluşlar) bildirilmesi mahiyetindeki ihbar, muhatabını haberdar etmeye elverişli olmak kaydıyla herhangi bir şekle bağlı bulunmamaktadır (Aynı yönde açıklama Hukuk Genel Kurulunun 13.05.2009 tarihli, 2009/13-160 E., 2009/185 K. sayılı kararı gerekçesinde de yer almakta ise de direnme kararında bahsi geçen bu kararın Özel Daire ve mahkeme arasında uyuşmazlığın eldeki dava ile emsal olmaması nedeniyle doğrudan somut uyuşmazlıkta uygulanabilirliğinin bulunmadığı belirtilmelidir.). Borçlar hukuku ile tüketici hukukunda ihbarın şekli daha çok ispatla ilgili bir mesele olup bu husus taraflar arasında çekişmeli hâle geldiğinde genel ispat kurallarının yanı sıra yine genel bir kaide olan hakkın kötüye kullanılması yasağının da gözden kaçırılmaması gereklidir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu konut projesinde bulunan tüm taşınmazların dış cephelerinde zaman içerisinde kabarma ve dökülmelerin başlaması üzerine tüketicilerin açtığı davalara muhatap olan davalının bizzat şantiye mahallinde yaptığı inceleme ile eksik ve ayıplı imalat bulunduğunu gözlemlediğini ifade ederek Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuş ve 2012/3 D.İş sayılı dosyası ile bu durumun tespitini istemiştir. Bu suretle davacıya ait taşınmazın da aralarında bulunduğu projenin genelinde ayıbın var olduğunu bilen, aralarındaki sözleşme gereği yüklenici tarafından onarılması gerektiğini ileri süren davalının, eldeki davada süresinde ayıp ihbarı bulunmadığı savunmasında bulunması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi anlamında dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz.

Hâl böyle olunca, yerel mahkemece verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.

Ne var ki, bozma nedenine göre davalı vekilinin sair hususlara ilişkin temyiz itirazları incelenmediğinden bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

Direnme uygun olup davalı vekilinin sair yönlere ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMESİNE,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 06.02.2020 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

BANKALAR, MusTERiLERiNDEN HESAP isLETiM uCRETi ALAMAZ-Gaziantep Avukat

BANKALAR, MÜŞTERİLERİNDEN HESAP İŞLETİM ÜCRETİ ALAMAZ-Gaziantep Avukat

Danıştay

15. Daire

Esas : 2014/9570

Karar : 2018/1194

Karar Tarihi : 06/02/2018 

Davanın Özeti : 03.10.2014 tarih ve 29138 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 10. maddesinin 1. fıkrasının, 13. maddesinin 1. fıkrasının, Ek-1 listesinde bulunan "1.1 Tahsis Ücreti, 2.1 Hesap İşletim Ücreti, 4.4 Nakit Avans Çekim Ücreti, 5.7 Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler" adı altındaki ücretlerin iptali istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : 6502 sayılı Kanun'un 4/3. maddesinde faiz dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türlerinin belirlenmesi için Kuruma görev verildiği, Yönetmeliğin hazırlanmasında Kurum tarafından kredi kuruluşlarının faiz oranını belirlerken faizin ayrı masrafların ayrı kalemler halinde belirlenmesi yönteminin benimsendiği, Yönetmeliğin iptal edilmesi durumunda bu masrafların faiz oranına yansıtılacağı, bu sebeple faizin masraf kalemlerini içermediği bir sistemin seçildiği, bu sistemin seçilmesinin yargısal denetime konu edilmesinin yerindelik denetimi olacağı, mer'i mevzuatımızda da faiz oranları belirlenirken masrafların buna dahil edilmediği, tüketicinin kafasını karıştırabilecek, işlem anında değişik isimler altında talep edilebilecek ücretler yasaklanarak, tüm bu ücretlerin yerine "tahsis ücreti" gibi tek bir isim altında ve kredi anapara tutarının binde beşi ile sınırlı olacak şekilde tüketicinin lehine bir düzenleme getirildiği; kredi tahsis ücretinin, tüketicinin kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel sürecin yönetilmesi amacıyla alınacağı hüküm altına alınarak, tüketicinin bu ücretin haksız olup olmadığını kontrol etmesine imkân sağlandığı, hesap işletim ücreti ile para transfer işlemlerinin nitelik olarak farklı işlemler olduğu ve farklı maliyetler gerektirdiği, bu sebeple de mükerrer ücretlendirme olmadığı, Yönetmelikle düzenleme yapılmadan önce her hesap için ayrı tahakkuk ettirilen hesap işletim ücretinin hesap sayısından bağımsız şekilde müşteri bazında tahakkuk ettirilebileceğinin hüküm altına alındığı, Yönetmeliğin bilgilendirmeye ilişkin hükümleri çerçevesinde finansal tüketici tarafından öngörülebilir bir hesap işletim ücretinin uygulamaya geçirildiği, nakit avans çekim işleminde kredi kuruluşunun belirli bir miktar parayı, birçok lokasyonda ve para çekme makinelerinde sürekli hazır bulundurması gerektiği için belirli bir maliyeti bulunduğu ve bu maliyet faize dahil olmadığından Yönetmelikte bu masrafa yer verildiği, kamu kurum ve kuruluşlarına yapılan ödemelerin, tüketiciler tarafından net şekilde görülebilmesi için listede yer aldığı, ayrıca tüketiciden ücret talep edilemeyeceği, bu sebeple ücret değil ödeme olarak isimlendirildiği, açıklanan sebeplerle dava konusu düzenlemelerin Kanuna, kamu menfaatine, idarenin takdir yetkisi prensibine ve hizmet gereklerine uygun olduğu iddia edilerek davanın reddedilmesi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakiminin Düşüncesi : Dava konusu Yönetmeliğin dayanak maddesi olan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un 4/3.maddesinde: "Tüketiciden kendisine sunulan mal veya hizmet kapsamında haklı olarak yapılmasını beklediği ve sözleşmeyi düzenleyenin yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimler ile sözleşmeyi düzenleyenin kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir bedel talep edilemez..." denilmekte olup; finansal tüketicilere kullandırılacak kredi için, kredi sözleşmesini düzenleyen bankaların nakdi, gayrinakdi her cins ve surette kredi verme işlemleri yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimlerden olduğu Bankacılık Kanunu'ndan anlaşılmakla ve tüketiciden talep edilen kredi anaparasının en fazla binde beşi oranındaki kredi tahsis ücretinin, sözleşmeyi düzenleyenin yani bankaların "erken ödeme riski"ne karşı korunmalarına yönelik menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar karşılığında olduğu davalı idarenin savunmasında belirtildiğinden, banka ve finansal kuruluşlara 6502 sayılı Kanun'un 37/2. maddesi ile öngörülen erken ödeme tazminatı ile benzer bir güvencenin sağlanmış olduğu, ek bir ücret talep edilemeyeceği halde kredi tahsis ücreti adı altında ücret alınmasına cevaz verildiği, ayrıca davalı idarenin kredi tahsis ücretini belgeleyemediği, Yargıtay'ın zorunlu, makul ve belgelendirilebilen masrafların tüketiciden istenebileceği, aksi halde maktuen belirlenen bir miktarın tüketiciden alınacağına dair hükmün ilgili Yasa ve Yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğunun kabulü gerekeceğine dair yerleşik içtihadı gereği, tüketici ve konut finansmanı kredilerine ilişkin olarak finansal tüketiciden, kredi tahsis ücreti alınmasına imkân tanıyan Yönetmeliğin 10. maddesinin 1. fıkrası ve aynı mahiyetteki, kuruluşlar tarafından ücretlendirilebilecek olan ürün veya hizmetlerin sınıflandırıldığı Ek-1'deki "1.1.Tahsis Ücreti" yönünden hukuka uyarlık bulunmadığı değerlendirildiğinden iptal edilmesi gerektiği, Yönetmeliğin iptali istenilen "Hesap İşletim Ücreti"ne ilişkin 13. maddesinin 1. fıkrası ile , Ek-1 listesinde bulunan "2.1 Hesap İşletim Ücreti" ile " 4.4 Nakit Avans Çekim Ücreti"nin yukarıda anılan mevzut kapsamında, dayanağı yasal düzenlemeyi aşar nitelikte olması, davalı idarece sözkonusu ücretlerin zorunlu, makul ve belgelendirilebilir olduğu yönünde, bu konuyu kanıtlayıcı hukuken geçerli, somut ve objektif bilgi ve belgeler sunulamaması karşısında, hukuka ve dayanağı yasal düzenlemeye aykrı olduğu değerlendirilen anılan düzenlemelerin iptal edilmesi gerektiği, Ek-1 listesinde bulunan "5.7 Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler" maddesi yönünden ise hukuka ve dayanağı yasal düzenlemeye aykırılık bulunmadığından davanın reddedilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı Düşüncesi : 28.11.2013 günlü, 28835 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 4. maddesinin 3. fıkrasında;" Tüketiciden; kendisine sunulan mal veya hizmet kapsamında haklı olarak yapılmasını beklediği ve sözleşmeyi düzenleyenin yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimler ile sözleşmeyi düzenleyenin kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir bedel talep edilemez. Bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından tüketiciye sunulan ürün veya hizmetlerde ise tüketiciden faiz dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlara ilişkin usul ve esaslar Bakanlığın görüşü alınarak bu Kanunun ruhuna uygun olarak ve tüketiciyi koruyacak şekilde tarafından belirlenir." kuralı getirilmiştir.

Anılan düzenlemeye dayalı olarak, tarafından bazı maddeleri bu davaya konu edilen Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul Esaslar Hakkında Yönetmelik çıkarılmış ve 3.10.2014 günlü, 29138 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.

Yönetmeliğin 1. maddesinde bu Yönetmeliğin amacının, kuruluşlar tarafından finansal tüketicilere sunulan ürün veya hizmetlere ilişkin olarak faiz veya kâr payı dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlara ilişkin usûl ve esasları belirlemek olduğu vurgulanmış; 4. maddesinde ise, kuruluşların; "Bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşları"; ücretin de; "Finansal tüketiciden faiz, kâr payı, vergi, fon ve benzeri yasal giderler dışında talep edilen ücret, komisyon, masraf ve benzeri adlar altındaki her türlü parasal tutarı" ifade edeceği belirtilmiştir.

Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 10. maddesinin 1. fıkrasında; "Finansal tüketicilere kullandırılacak krediler için kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla alınan tahsis ücreti dışında ... başkaca bir ücret alınamaz" düzenlemesi; 13. maddesinin 1. fıkrasında; "... Hesap işletim ücreti, finansal tüketicinin hesap sayısına bağlı olmaksızın müşteri bazında ilgili kuruluşun belirlediği dönemlerde tahakkuk ve tahsil edilebilir... " düzenlemesi yer almaktadır.

Diğer taraftan, Yönetmeliğin dava konusu edilmeyen 6. maddesinde, bu Yönetmelik ve ekinde yer alanların dışında herhangi bir ürün ve hizmet için ücret alınamayacağı vurgulanmış; Ek-1'de alınabilecek ücretler arasında "1.1. Tahsis Ücreti"ne, "2.1. Hesap İşletim Ücreti"ne, "4.4. Nakit Avans Çekim Ücretine" ve "5.7. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler"e yer verilmiş; böylece, kredi verilen kuruluşların sayılan ücretleri almalarına olanak sağlanmıştır.

Her biri özel hukuk tüzel kişisi olan kredi veren kuruluşlar ile kredi alan gerçek ve tüzel kişiler arasında serbest iradeleriyle gerçekleştirilen kredi sözleşmelerinin özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu tartışmasızdır. Bu çerçevede, taraflar sözleşmede öngörülmek suretiyle, sözleşme hukukunun genel çerçevesi içerisinde ilişki kurabilirler. Dolayısıyla, tarafların sözleşme özgürlüğüne müdahale niteliğindeki idari düzenlemeler hukuka aykırı olur.

Diğer taraftan kâr amacıyla kurulmuş birer özel hukuk tüzel kişisi olan kredi veren kuruluşlar, kredi verdikleri müşterilerinden kredi faizi tahsil ederlerken, bu faaliyet için, yani kredi işlemini gerçekleştirirken genel olarak bir külfete katlanmaktadırlar. Buna göre, kredi veren kuruluşların genel olarak katlanmış oldukları bu külfet ve masrafların da tüketiciye yansıtılması doğaldır.

Ancak, Yargıtay'ın tüketici hukukunu da dikkate alarak kredi sözleşmeleriyle ilgili verdiği; kredi veren kuruluşun, tüketicilerden sadece zorunlu, makul ve belgelendirilebilen masrafları isteyebileceğine ilişkin kararlar, yerleşik içtihat haline gelmiştir. Kaldı ki, kredi veren kuruluşların kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir talepte bulunamayacağı Yasada da açıkça vurgulanmıştır.

Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul Esaslar Hakkında Yönetmelikte, dava konusu edilen maddelerinde yer alan ödeme ve ücretlerin hangi durumlarda, ne ölçüde alınabileceği, niteliği, açıkça sebebi ve kapsamının ne olduğu düzenlenmemiştir.

Buna göre, davaya konu düzenlemeler, Yönetmeliğin dayanağı olan 6502 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin 3. fıkrasına, ayrıca bu konuda yerleşik Yargıtay içtihatlarına aykırılık teşkil etmektedir.

Açıklanan nedenlerle, davanın kabulü ile davaya konu yönetmelik maddelerinin iptali gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, dosyadaki belgeler incelenerek gereği görüşüldü:

Dava, 03.10.2014 tarih ve 29138 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 10. maddesinin 1. fıkrasının "Finansal tüketicilere kullandırılacak krediler için kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla alınan tahsis ücreti dışında, istihbarat ücreti, kredi işlem fişi ücreti, ödeme planı değiştirme ücreti, değişken taksitli ödeme planı ücreti gibi her ne ad altında olursa olsun başkaca bir ücret alınamaz. Kredi tahsis ücreti, kullandırılan kredi anaparasının binde beşini geçemez. Kurul, gerekli gördüğü hallerde bu sınırı artırmaya ve azaltmaya yetkilidir.", 13. maddesinin 1. fıkrasının "Hesap işletim ücreti, finansal tüketicinin hesap sayısına bağlı olmaksızın müşteri bazında ilgili kuruluşun belirlediği dönemlerde tahakkuk ve tahsil edilebilir. Hesabın yıl içerisinde kapatılması hâlinde, hesabın açık olduğu döneme tekabül eden ücret alınabilir. Hesap açma ve kapama işlemleri ile hesap cüzdanı yazdırma işlemlerinden herhangi bir ücret alınamaz." hükümleri ile anılan Yönetmeliğin Ek-1 listesinde bulunan "1.1 Tahsis Ücreti, 2.1 Hesap İşletim Ücreti, 4.4 Nakit Avans Çekim Ücreti, 5.7 Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler" adı altındaki ücretlerin iptali istemiyle açılmıştır.

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un "Amaç" başlıklı 1. maddesi; "Bu Kanun'un amacı; kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile ekonomik çıkarlarını koruyucu, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden korunmasını sağlayıcı, tüketiciyi aydınlatıcı ve bilinçlendirici önlemleri almak, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek ve bu konulardaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmeye ilişkin hususları düzenlemektir." hükmünü, "Temel İlkeler" başlıklı 4. maddesinin 3. fıkrası ise; "Tüketiciden; kendisine sunulan mal veya hizmet kapsamında haklı olarak yapılmasını beklediği ve sözleşmeyi düzenleyenin yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimler ile sözleşmeyi düzenleyenin kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir bedel talep edilemez. Bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından tüketiciye sunulan ürün veya hizmetlerde ise tüketiciden faiz dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlara ilişkin usul ve esaslar Bakanlığın görüşü alınarak bu Kanunun ruhuna uygun olarak ve tüketiciyi koruyacak şekilde tarafından belirlenir." hükmünü içermektedir.

(BDDK) tarafından hazırlanan ve 03.10.2014 tarih ve 29138 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'te kuruluşlar tarafından finansal tüketicilere sunulan ürün veya hizmetlere ilişkin olarak faiz veya kâr payı dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlar ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir. Sözkonusu Yönetmelik ile bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından ücretlendirilebilecek olan ürün ve hizmetler Ek-1'de belirlendikten sonra, anılan Yönetmeliğin 6. maddesinde, bu Yönetmelik ve Ek'inde yer alanlar dışında herhangi bir ürün veya hizmet için ücret talep edilemeyeceği düzenlemesine yer verilmiştir.

6502 sayılı Kanun'da yapılan düzenlemede tüketiciden alınabilecek ücret, masraf ve komisyonlar tespit edilirken BDDK tarafından belirlenen bu masrafların; Kanun'un ruhuna ve tüketicinin korunması amacına uygun olup olmadığının denetlenmesi bakımından Yargıtay içtihatları ile yerleşik hale gelen haklı, makul ve belgeli olma kriterlerini sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi önem arz etmektedir.

Uyuşmazlığın, Yönetmeliğin dava konusu olan 10. maddesinin birinci fıkrası ve buna bağlı olan Ek-1'de yer alan "1.1 Tahsis Ücreti" ile "4.4 Nakit Avans Çekim Ücreti" ve "5.7 Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler"e ilişkin kısmı incelendiğinde;

Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 10. maddesinin 1. fıkrasında; "Finansal tüketicilere kullandırılacak krediler için kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla alınan tahsis ücreti dışında ... başkaca bir ücret alınamaz. Kredi tahsis ücreti, kullandırılan kredi anaparasının binde beşini geçemez. Kurul, gerekli gördüğü hallerde bu sınırı artırmaya ve azaltmaya yetkilidir." düzenlemesi yer almaktadır.

Türk Ticaret Kanunu'nun 116. maddesi anlamında tacir sayılan bankalar ve finans kuruluşlarının yaptıkları işlemlerden veya verdikleri hizmetlerden dolayı Türk Ticaret Kanunu'nun 20. maddesi uyarınca müşterilerinden ve tüketicilerden ücret talep etmek hakkına sahip oldukları açıktır. Bakanlar Kurulu'nun verdiği yetki uyarınca, 15.11.2014 tarih ve 29176 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 2014/6 sayılı Tebliğ ile güncellenen Merkez Bankası'nın 2006/1 sayılı Mevduat ve Kredi Faiz Oranları ve Katılma Hesapları Kâr ve Zarara Katılma Oranları ile Kredi İşlemlerinde Faiz Dışında Sağlanacak Diğer Menfaatler Hakkında Tebliğ'in 4. maddesi de "(1) Bankalarca, reeskont kaynaklı krediler dışındaki kredilere uygulanacak faiz oranları ile faiz dışında sağlanacak diğer menfaatlerin ve tahsil olunacak masrafların nitelikleri ve sınırları serbestçe belirlenir. (2) Tüketici kredilerinde faiz dışında sağlanacak diğer menfaatler ve tahsil olunacak masraflar açısından tarafından yürürlüğe konulan ve 3/10/2014 tarihli ve 29138 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usûl ve Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümleri saklıdır. (3) Kredili mevduat hesaplarında uygulanacak azami akdi ve gecikme faiz oranları 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanununun 26 ncı maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından belirlenen azami oranları geçemez." düzenlemesine yer vererek banka ve finans kuruluşlarının müşterilerinden ve tüketicilerden faiz dışında menfaat ve ücret talep etmesine imkân tanımaktadır.

Günümüz modern toplum yaşamında ve ekonomik hayatta önemli bir yere sahip olan bankalar ve finans kuruluşlarının, ekonomik büyümeyi finanse ettikleri ve sürdürülebilir sağlıklı ekonomilerin temelini oluşturdukları yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenle kamusal gözetim ve denetim altında bulunan bankalar ve finans kuruluşlarının tüketici kredilerinden kaynaklanan birtakım masraflarını, sadece faiz kalemi içerisinde yansıtmasının beklenemeyeceği, Yönetmelik'te belirlenen sınırlar içerisinde makul, haklı ve belgeli olmak koşullarını sağlamak şartıyla bir takım masraf ve ücretleri tüketicilerden talep edebilecekleri mevzuatça uygun görülmektedir. Bu nedenle kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla "1.1 Tahsis Ücreti"nin tüketicilerden talep edilebilecek ücretler arasında belirlenmesinde hukuka aykırılık görülmemiştir.

Banka ve finans kuruluşlarının mevcut yapılanmaları dahilinde, otomatik nakit çekmeye olanak sağlayan makineler aracılığıyla tüketiciye farklı yerlerde haftanın her günü ve 24 saat çeşitli bankacılık ve nakit kredi kullanım hizmeti sunması nedeniyle finansman maliyeti haricinde kira, teknik servis ve bakım, vb. masraflara katlanmak durumunda olduklarından, bu maliyetlerin karşılığı olarak "4.4. Nakit Avans Çekim Ücreti"nin finansal kuruluşlar tarafından ücretlendirilebilecek kalemler arasında belirlenmesinde yukarıda anılan mevzuat hükümlerine aykırı bir durum tespit edilmemiştir.

Banka ve finans kuruluşlarınca yapılan zorunlu giderlerin kanundan ve diğer mevzuattan kaynaklanması durumunda tüketici bu giderleri ödemek durumundadır. Zira, banka tarafından tahsil edilen bu giderler, banka tarafından ilgili kamu kurum veya kuruluşuna ödenmekte olup, bankaların bu durumdan herhangi bir kazancı bulunmamaktadır. (Örneğin; Banka Sigorta Muameleleri Vergisi-BSMV%5, Doğal Afet Sigortası-DASK). Bu nedenle "5.7. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler"in tüketicilerden talep edilebilecek ücretler arasında belirlenmesinde hukuka aykırılık görülmemiştir.

Uyuşmazlığın, Yönetmeliğin dava konusu olan 13. maddesinin 1. fıkrası ve buna bağlı olan Ek-1'de yer alan "2.1 Hesap İşletim Ücreti"ne ilişkin kısmı incelendiğinde;

Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 13. maddesinin 1. fıkrasında; "... Hesap işletim ücreti, finansal tüketicinin hesap sayısına bağlı olmaksızın müşteri bazında ilgili kuruluşun belirlediği dönemlerde tahakkuk ve tahsil edilebilir... " düzenlemesi yer almaktadır.

Dava konusu Yönetmelik'te hesap işletim ücretinin açık bir tanımı yapılmamakla birlikte, davalı idare savunma dilekçesinde hesap işletim ücretini, "... Adından da anlaşılacağı üzere hesabın işletilmesinden kaynaklanan bir ücret olarak, hesaba ilişkin muhasebe kayıtlarının yapılması, kontrolü ve sürdürülmesinden kaynaklanan masraflar." olarak tanımlamıştır.

Diğer taraftan, Yönetmeliğin 13. maddesinin 1. fıkrasında ise, hesap işletim ücretinin, finansal tüketicinin "hesap sayısına bağlı olmaksızın müşteri bazında" tahakkuk ve tahsil edileceği vurgulanmıştır. O halde, hesap işletim ücreti, hesap sayısı, hesabın tutarı, hesaptaki işlem sayısı vb. gibi hususlar dikkate alınmaksızın sadece müşteri bazında alındığına göre, davalı idarenin savunmasında belirtilen hususlar hesap işletim ücretinin dayanağı olarak kabul edilemez.

Buna göre, davaya konu olan düzenlemede açıkça sebebi gösterilip, niteliği ortaya konulamayan "hesap işletim ücreti" alınmasını öngören düzenleme, Yönetmeliğin dayanağı olan 6502 sayılı Kanun'un 4/3. maddesi ile bu konuda yerleşik yargı kararları çerçevesinde ücret, komisyon ve masrafların haklı, makul ve belgeli olması gerektiği kriterlerine aykırılık teşkil etmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 13. maddesinin 1. fıkrası ve Ek-1 listesinde bulunan "2.1 Hesap İşletim Ücreti"ne yönelik kısmının İPTALİNE oybirliği ile, davanın Yönetmeliğin 10. maddesinin birinci fıkrası ve Ek-1 listesinde bulunan "1.1 Tahsis Ücreti, 4.4 Nakit Avans Çekim Ücreti, 5.7 Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Yapılan Ödemeler"e yönelik kısmının ise REDDİNE "tahsis ücreti" bakımından oyçokluğu, diğer kısımları bakımından oybirliği ile, dava kısmen iptal, kısmen ret şeklinde sonuçlandığından aşağıda dökümü yapılan …TL yargılama giderlerinin yarısının davacı üzerinde bırakılmasına, geriye kalan yarısının davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen …-TL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, …TL avukatlık ücretinin de davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 (otuz) gün içinde İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yoluna başvurulabileceğinin taraflara bildirilmesine, 06/02/2018 tarihinde karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Tüketicinin Dava Devam Ederken Seçimlik Hakkını Değiştirmesi Talebi Daraltmanın Kısmi Feragat Sayılır

Tuketicinin Dava Devam Ederken Secimlik Hakkini Degistirmesi Talebi Daraltmanin Kismi Feragat Sayilir

Tüketicinin Dava Devam Ederken Seçimlik Hakkını Değiştirmesi Talebi Daraltmanın Kısmi Feragat Sayılır

Özet : Ayıplı aracın iadesiyle bedelin iadesi talebinin, değer kaybının verilmesi istemiyle değiştirilmesi beyanı bir usul işlemi olmayıp maddi hukuka taalluk eden kısmi feragattir.

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

Esas : 2017/4147

Karar : 2020/5500

Karar Tarihi : 30/06/2020 

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı; 14.10.2010 tarihinde davalıdan dava konusu kullanılmış (ikinci el) otomobili satın aldığını, kullanılmaya başlanılan aracın pert kayıtlı olduğunun daha sonra öğrenildiğini, davalı yanca araç satın alınmazdan evvel bu bilginin paylaşılmadığını, bu haliyle dava konusu aracın ayıplı olduğunu ileri sürerek, sözleşmenin iptali ile araç için ödenen bedelin iadesini talep etmiş, karar celsesinde davacı vekilince 7.350,00 TL değer kaybının davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir.

Davalı; davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davacı yanın davasının kabulü ile; 7.350,00 TL'nin ihtarnamenin tebliğ tarihi olan 21/11/2011 tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davacı yararına davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir."

1-Davacı, sözleşmenin iptali ile araç satış bedeli olan 29.400,00 TL’nin iadesi talebi ile davayı açmış, 25.09.2014 tarihli celsede; “biz fiyat farkını talep ediyoruz, bilirkişi raporunda bu bedel 7.350,00 TL'dir, davamızı bu şekilde belirliyoruz, davamızın kabulüne karar verilsin..” şeklinde beyanda bulunarak taleplerini belirlemiştir.

6100 sayılı HMK'nın 176/1. maddesine (HUMK' un 83. maddesi) göre, "taraflardan her biri yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebilir." Davacının beyanı bir usul işlemi olmayıp maddi hukuka taalluk eden kısmi feragattir. Doktrinde buna talep sonucunun daraltılması da denilmektedir. Davacının talep sonucunu azaltması davayı genişletme ya da değiştirme sayılmaz. Tam veya kısmi feragat için karşı tarafın iznine ve ayrıca bunun için ıslah yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Davacı talebini 7.350,00 TL olarak belirterek talebini küçültmüştür. O halde, mahkemece, davacının kısmi feragat niteliğindeki beyanı dikkate alınarak bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

2-Bozma nedenine göre, davalının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, ikinci bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına peşin alınan 103,00 TL. harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 30/06/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Ayipli Mal Davasi

Ayıplı Mal Davası

Özet : * davacı, ıslah dilekçesi ile; davacının ayıpsız misli ile değişim talebinden vazgeçerek seçimlik hakkını satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim talebi yönünde değiştirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Davacı dava dilekçesi ile talebini dava konusu otomobilin ayıpsız misli ile değişimi olarak göstermiş olup daha sonra verdiği ıslah dilekçesi ile talebini bedel indirimi yönünde açıklamış ve değiştirmiştir.

* tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir.

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

Esas : 2016/15694

Karar : 2019/763

Karar Tarihi : 29/01/2019 

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Tüketici Mahkemesi

Taraflar arasındaki ayıplı mal davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, 31.07.2013 tarihinde davalıdan dava konusu otomobili satın almış olduğunu, dava konusu aracın bagaj kapağının iç kısmında macun kopması kaynaklı ayıplı olarak kendisine teslim edildiğini ileri sürerek halihazırda gizli ayıplı olan dava konusu aracın ayıpsız misli ile değişimine karar verilmesini istemiş; yargılama sırasında davasını ıslah etmek suretiyle seçimlik hakkını satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim talebi olarak değiştirmiştir.

Davalı dava konusu aracın ayıplı olmadığı gerekçesiyle davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece; davanın reddine, karar verilmiş; hüküm, davacı tarafça temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Mahkemece, dosya kapsamında görüşüne başvurulan bilirkişilerin dosyaya kazandırdığı kök ve ek raporlara da dayanılmak suretiyle ve ufak çaplı boya hasarının mevcut haliyle yada yapılacak işlemler sonrası araçta değer düşümü yaratacak nitelikte olmamasının yanı sıra araçtan beklenilen faydalanma üzerinde de etkisi bulunmadığından dava konusu aracın ayıplı olmadığı, aracın yenisi ile değiştirilmesi şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddi cihetine gidilmiş olduğu ve devamında hüküm fıkrasının dört numaralı bendinde “Davalı taraf kendisini bir vekil marifetiyle temsil ettirmiş olduğundan karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan ...Ü.T uyarınca 5.832,78 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalı tarafa verilmesine,” karar verildiği anlaşılmaktadır.

Dosyanın incelenmesinde; davacı vekili tarafından dosyaya sunulmuş bulunan 06.06.2014 tarihli ıslah dilekçesi ile; davacının ayıpsız misli ile değişim talebinden vazgeçerek seçimlik hakkını satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim talebi yönünde değiştirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Davacı dava dilekçesi ile talebini dava konusu otomobilin ayıpsız misli ile değişimi olarak göstermiş olup daha sonra verdiği ıslah dilekçesi ile talebini bedel indirimi yönünde açıklamış ve değiştirmiştir. 4077 sayılı yasanın 4. maddesinde, malın ayıplı olması durumda tüketicinin seçimlik hakları düzenlenmiştir. Bu seçimlik haklarda tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir. Mahkemece her ne kadar davalılar bakımından hükmün 4 numaralı bendi ile Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereği 5.832,78 TL vekalet ücretine hükmedilmiş ise de karar tarihi itibariyle tarifede gösterilen maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, vekalet ücretinin hatalı olarak nispi oran üzerinden hesaplanması ve yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. Ne var ki, yapılan bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden kararın düzeltilerek onanması usulün 438/7 maddesi gereğidir.

SONUÇ : Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz eden davacının ikinci bent kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle gerekçeli kararın hüküm başlıklı bölümünün dördüncü bendinde yer alan “Davalı taraf kendisini bir vekil marifetiyle temsil ettirmiş olduğundan karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan ...Ü.T uyarınca 5.832,78 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalı tarafa verilmesine,” cümlesindeki “5.832,78” rakamlarının hükümden çıkarılarak yerine “750,00” rakamlarının yazılmasına, hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 29/01/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Gaziantep Avukatlık Ofisimizde, Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, iş Davası Avukatı, İdari Dava Avukatı olarak faaliyetlerinin yanında Uzman Arabulucu olarak ihtiyari ve zorunlu arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Ofisimiz Gaziantep dışında, Kahramanmaraş, Kilis ve Şanlıurfa'da da dava takibi yapmaktadır.

© Copyright 2004-2021 
Avukat Ali Tümbaş - Her hakkı saklıdır.
Call Now Buttonenvelopephone-handsetmap-marker
Whatsapp
Avukata Soru Sor
Merhaba,
Hukuki sorularınız için bizim ile iletişime geçebilirsiniz.
linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram