Gaziantep Avukat Ali Tümbaş Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Avukatı

Noter Satışı Yapılan Aracın Vergi Borcu Nedeniyle Tescilinin Yapılamaması

Özet : Noter satışı yapılan aracın vergi borcu nedeniyle tescilinin yapılamaması – davalı gerçek kişi olup, Vergi mahkemelerinde gerçek kişi aleyhine dava ikame edilemeyeceği de nazara alındığında davanın esasına girilip karar verilmesi gerekmektedir

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

Esas : 2014/5053

Karar : 2014/15181

Karar Tarihi : 12.5.2014

Karayolları Trafik Kanunu’nun 3’ncü maddesinde araç sahibi olarak, araç için adına yetkili idarece tescil belgesi verilmiş veya sahiplik veya satış belgesi düzenlenmiş kişi tanımı verilmiş bulunmakta olup, araç üzerindeki mülkiyetin ise, Karayolları Trafik Kanunu’nun 20 nci maddesi uyarınca noterlikçe düzenlenen satış sözleşmesi ile başkasına geçeceği yine Satış ve devir tarihi itibariyle, 197 sayılı Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu hükümleri uyarınca eski malikin vergi mükellefiyeti sona ereceği ve yeni malikin vergi mükellefiyeti başlayacağı hüküm altına alınmıştır. Hal böyle olunca davacının 07.01.2008 tarihi itibariyle araç mülkiyetinin adına geçtiğinin tespitini istemekte hukuki yararı bulunduğu gibi, davalı ilk malik E.. A..’ya da husumet düşmektedir. bununla birlikte davalı gerçek kişi olup, Vergi mahkemelerinde gerçek kişi aleyhine dava ikame edilemeyeceği de nazara alındığında, mahkemece işin esasına girilmek suretiyle hüküm tesisi gerekirken, yazılı gerekçe ile yargı yolu nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Taraflar arasındaki tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı; davalı E.. A.. adına kayıtlı … plaka sayılı aracı Sakarya 2.Noterliğinin 07.01.2008 tarihli sözleşmesi ile satın aldığını, araç kaydında davalıya ait vergi borcu nedeni ile aracın devrini alamadığını ileri sürerek aracın mülkiyetinin tespiti ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davalıya tebligat yapılmaksızın dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde Vergi Mahkemeleri görevli olduğundan bahisle davanın görev yönünden reddine karar verilmiş hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı eldeki dava ile, davalıdan noterde yapılan sözleşme ile aracı satın almasına rağmen araç kaydında davalıya ait vergi borcu nedeni ile aracın devrini alamadığını ileri sürerek aracın mülkiyetinin tespiti ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

İncelenen dosya içeriğine göre Sakarya 2. Noterliğinin 07.01.2008 tarihli kati araç satış sözleşmesine göre davacının davaya konu aracı satın aldığı, ancak araç üzerinde Kocasinan Vergi Dairesinin 24.09.1999 tarih 274 sayılı yine aynı vergi dairesinin 08.06.2000 tarih 15959 sayılı haciz ve 14.02.2008 tarih 5539 sayılı Hacizli Yakalama şerhinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Karayolları Trafik Kanunu’nun 3’ncü maddesinde araç sahibi olarak, araç için adına yetkili idarece tescil belgesi verilmiş veya sahiplik veya satış belgesi düzenlenmiş kişi tanımı verilmiş bulunmakta olup, araç üzerindeki mülkiyetin ise, Karayolları Trafik Kanunu’nun 20 nci maddesi uyarınca noterlikçe düzenlenen satış sözleşmesi ile başkasına geçeceği yine Satış ve devir tarihi itibariyle, 197 sayılı Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu hükümleri uyarınca eski malikin vergi mükellefiyeti sona ereceği ve yeni malikin vergi mükellefiyeti başlayacağı hüküm altına alınmıştır. Hal böyle olunca davacının 07.01.2008 tarihi itibariyle araç mülkiyetinin adına geçtiğinin tespitini istemekte hukuki yararı bulunduğu gibi, davalı ilk malik E.. A..’ya da husumet düşmektedir. bununla birlikte davalı gerçek kişi olup, Vergi mahkemelerinde gerçek kişi aleyhine dava ikame edilemeyeceği de nazara alındığında, mahkemece işin esasına girilmek suretiyle hüküm tesisi gerekirken, yazılı gerekçe ile yargı yolu nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 12.5.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Vergi Hukuku Nedir ?

Vergi hukuku, kamu hukuku dallarından biri olarak kendini göstermektedir. Bu durum içinde yer alan kısımlarda devlete ait mali faaliyetlerin kişiler açısından hukuki kısmı incelenmektedir. Mali hukuk dallarından biri olarak alt kısımda incelenen bir daldır. Burada mali hukuk olarak vergi hukuku ve harcama hukuku olarak ayrılan bölümler ile bütçe hukuku olarak ayrılan bölümlerde inceleme söz konusu olacaktır. Bu hukuk dalının belirli kapsamları ve alt başlıkları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi vergi hukukunun kapsamı olarak nitelenebilir.

Vergi hukukunun kapsamı niteliği olarak karşılıksız olarak alınması mümkün olan vergilerin, zor kullanılarak alınması durumunu teşkil eder. Bunların yanı sıra mali hukuk dallarından birisi olarak karşımıza çıkan bu alanda niteliklerin itibari ile vergi hukuku kapsamına giren harç resim, fon prim ve aidat gibi benzer adların bulunması ve bunlarla ilgilenilmesi konusu incelenmektedir.

Vergi Hukukuna Dair Kaynaklar

Vergi hukuku kaynakları kendi içinde ikiye ayrılan konular teşkil eder. Düzenleyici olan bu dallar bağlayıcı kaynaklar ve yardımcı yani tali kaynaklar olarak ikiye ayrılır. Her ikisinin görev yönünden farklılıkları bulunan kaynaklar olarak literatürde yerini almıştır.

Vergi Hukuku Kaynaklarından Bağlayıcı-Asli Kaynaklar

Vergi hukukunun belirli başlı bağlayıcı olan nitelikte kaynakları vardır. Bunlar Kanun Hükmünde Kararnameler ve diğer kısımlar olarak ayrılırlar. Bunlar arasında bulunan diğer kısımlar ise uluslararası vergi anlaşmaları, Bakanlar Kurulunun düzenlediği ve sunduğu Kararlardır. Bağlayıcı kaynaklara ek olarak Tüzükler, Yönetmelikler, Anayasa mahkemesi kararları, içtihadı birleştirme kararları gibi kararlarda bulunmaktadır. Vergileme alanında bu bağlayıcı olan ilkelerin genel ilkeler kapsamında yerleri vardır. Kural, usul ve esaslar belirlenmekte ve bunlar konusunda vergi uygulamalarının uygunluğunun denetlenmesi söz konusu olacaktır.

Yardımcı- Tali Kaynaklar

Vergi hukukunun yardımcı nitelikte olan kaynakları aracılığında olanlar yalnızca gündemde bulunan düzenlemelerin niteliklerine ait olan kaynakları belirler. Bunlar arasında yer alan kaynaklar ise; açıklayıcı olan Genel Tebliğler, Örf ve Adetler gelenek ve görenekler, Muktezalar yani Özelgeler, genelge ve genel yazılar bunlar konusu arasında sayılan kaynakladır. Bunlara ek olarak bulunan bilimsel öğreti kaynakları yani doktrinler ile Yargı kararları söz konusu olacaktır. Bu konular yan kaynakları olarak kendini gösterir. Konular hakkında bulunan yardımcı niteliklerin herhangi bir vergileme noktasında hüküm getirmesi beklenemez. Hukuk kuralının tespit ve yorumu dışında kalmaması adına bu tür yardımcı kaynaklardan yararlanılacaktır.

Vergi Hukuku Kapsamında Alacaklısı

Vergide iki taraf vardır. Birisi vergiyi verecek olan birey diğeri ise alacaklı olan kısım devlettir. Yeni düzenlemeler göz önüne alındığı zaman toplama yetkisini ise yerel olan yönetim şekillerine verecektir. Bu şekilde diğer kamu tüzel kişiliklerine devrinin sağlanması kapsamında ise emekli sandığı ve sosyal sigorta kurumları kapsamında bağ- kur gibi kapsamlara dair noktalar belirlenecektir. Emekli sandığı ve diğer tüm SSK kısımları da konu ile dâhil edilen noktalardır.

Vergi Hukukunda Vergi Ödevi

Vergi bir ödev niteliği taşıyarak anayasa ile düzenlenmiştir. 73. Madde niteliğinde anayasada yer alan verginin ödenmesi durumu hakkındaki hükümde; herkes kamu giderlerine karşılamak üzere kendini yükümlü saymak zorundadır. Kendi mali gücüne göre vergi ödeme sorumluluğuna sahiptir. Bu hüküm genelleştirmekte olmasından dolayı yeni gelen bir vergi ödeme potansiyelinin olmasından dolayı düz oranlı ve artan oranlı vergileme sistemi kapsamında gidiş gelişler yaşanmaktadır. Vergileme ilkesi bağımsızlık sahibi olan bir ilke değildir. Bunun içni yasallık ilkesi söz konusu olmakta ve kendi içinde yerini almaktadır. Yine hükmü mali gücüne dayandırmak ise söz konusu olacaktır. Mali güç vergi hukuku tarafından belirli konulara ayrılır. Bunlar arasında ise gelir servet, harcama gibi konularda ayrıma gidilmektedir.

Vergi Hukukunda Vergilendirmede Genellik Konusu

Vergilendirme ilkesi konusunda genel bir ödeme gücü noktası vardır. Bu konuda mali gücünün hemen herkes tarafından kendi sorumluluğuna has bir şekilde ödenmesi konusunda vergilerin farklı kişileri bu kapsam dışında bırakması söz konusu olacaktır. Vergi dışı bırakılması anayasaya aykırı olduğu için mali gücünü gelirine göre ödeme konusunda farklı yaptırımlara sahip bırakmıştır.

Vergi Hukuku Kapsamında Ekonomik Yaklaşım Kısmı

Ekonomik yaklaşım bir ilke olarak kabul edilmiştir. Bu ise vergi usul kanunu kapsamında 3üncü madde kapsamında kendini göstermektedir. Burada İspat kısmı olarak yer alan kısım ise vergilendirme kısmına konu olan vergi olayının ortamda gerçekleştirilen gerçek mahiyete esaslı ilkesi söz konusu olmuştur. Bunun için ispat kuralının mutlaka vergilemede ekonomik olan yaklaşıma göre uygulanması gerekir. Kasıt ise vergi hukukunun farklı yorum ve yöntemlerine yer verilmesi durumu olacaktır.

Vergi Hukuku ile Ceza Hukuku Kapsamı

Vergi hukukunun ilişkili olduğu farklı hukuk dalları vardır. Bunlardan birincisi ise ceza hukuku dalı olacaktır. Burada devletin ödemekle yükümlü olduğu kişilerin vergilerini alırken, ödemede sorun çıkaranların ceza hukuku kapsamına alınması söz konusu olacaktır. Bu durumun yaşanması noktasında ise verginin ödenmemesi veya zor koşulması veya vergiyi oluşturan olayın ortadan kaldırılmaya çalışılması, yolsuzluk, usulsüzlük gibi konularda ceza hukukuna başvuru yapılacaktır. Vergi hukuku tek taraflı olarak devletin getirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi olarak nitelendirilirken, ceza yaptırımını ise ceza hukuku kapsamında vermektedir. Bu şekilde ceza yaptırımı uygulayarak bu kısımda ayni olarak yerine getirilmesi istenecektir. Vergileme hukuku devlet ile vatandaş arasında bulunan kısmı düzenleyen önemli bir hukuk dalıdır.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

TASFİYE HALİNDEKİ ŞİRKETİN KAMU BORÇLARI İÇİN ÖNCE ŞİRKETE, SONRASINDA KANUNİ TEMSİLCİYE GİDİLİR – Gaziantep Avukat

TASFiYE HALiNDEKi siRKETiN KAMU BORcLARI iciN oNCE siRKETE, SONRASINDA KANUNi TEMSiLCiYE GiDiLiR - Gaziantep Avukat

TASFİYE HALİNDEKİ ŞİRKETİN KAMU BORÇLARI İÇİN ÖNCE ŞİRKETE, SONRASINDA KANUNİ TEMSİLCİYE GİDİLİR – Gaziantep Avukat

Konya

Bölge İdare Mahkemesi

1. Vergi Dava Dairesi

Esas : 2020/514

Karar : 2020/553

Karar Tarihi : 14.7.2020

İSTEMİN ÖZETİ : Davacının, Tasfiye Halinde İ. Uluslararası Gıda Ticaret Limited Şirketinden tahsil edilemeyen kamu alacakları için kanuni temsilci sıfatıyla banka hesabı üzerine konulan e-haciz işleminin iptali istemiyle açtığı davada; asıl borçlu şirketten alınabilme imkanı kalmayan ve usulüne uygun olarak kesinleştiği anlaşılan kamu alacaklarının, bu alacakların ait olduğu dönemde asıl borçlu şirketin kanuni temsilcisi olduğu anlaşılan ve söz konusu alacakların ödenmesinden sorumlu bulunan davacıdan tahsili amacıyla ödeme emirlerinin düzenlendiği ve 1998/1-6 dönemini kapsayan ilgili ödeme emirlerine ilişkin olarak Adana 1. Vergi Mahkemesi’nce açılan davaların retle sonuçlandığı, bunun üzerine davacıya yargı harçlarıyla haksız çıkma zammı için düzenlenen ödeme emrinin de usulüne uygun olarak tebliğ edildiğinin görüldüğü, davacının hakkında yargı kararı bulunan kanuni temsilciliğinden kaynaklı söz konusu ödeme emirlerinin dayanağı olan amme borcuna ve yargı harçlarıyla haksız çıkma zammından kaynaklı şahsi borcuna ilişkin olarak hakkında tesis edilen e-haciz işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı; davalı idarenin savunma dilekçesinde 1997 dönemini de kapsayan borçlardan bahsedildiğinin görülmesi üzerine Mahkemece yapılan ara kararla dava konusu işlemin 1997 dönemine ilişkin borçları kapsayıp kapsamadığının sorulduğu, davalı idare ara karar cevabında, davacı hakkında tesis edilen haciz işlemine esas amme alacağının 1997 ve 1998 yıllarını kapsayan toplam 2.590.769,66-TL olduğu, ancak 1997 yılına ilişkin ödeme emirlerinin dava konusu edilmiş olması nedeniyle vergi mahkemesi kararına istinaden iptal edildiği, bu nedenle e-haciz işlemine konu 1998 dönemini kapsayan borç miktarının 1.564.440,94-TL olduğunun belirtildiği, davacı hakkında tesis edilen haciz işlemine esas amme alacağının 1998 dönemi borçlarının yanısıra borcunun bulunmadığı 1997 dönemini de kapsadığı görülmekle, tesis edilen haciz işleminin 1997 dönemini kapsayan kısmı yönünden hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle kısmen kabulüne, kısmen reddine ilişkin Adana 2. Vergi Mahkemesi’nce verilen 31/01/2017 gün ve E:2016/1201, K:2017/78 Sayılı kararın davanın reddine ilişkin kısmına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine dair Dairemizin 05/06/2017 gün ve E:2017/473, K:2017/1035 Sayılı kararının, Danıştay Dokuzuncu Dairesi’nin 11/03/2020 gün ve E:2017/2566, K:2020/1724 Sayılı kararı ile bozulması üzerine dava dosyasının bozma sebepleri yönünden yeniden incelenmesinden ibarettir.

DAVACI SAVUNMASININ ÖZETİ : Savunma verilmemiştir.

DAVALI İDARE SAVUNMASININ ÖZETİ : Savunma verilmemiştir.

Hüküm veren Konya Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesi’nce, Adana 2. Vergi Mahkemesi’nce verilen 31.01.2017 tarih ve E:2016/1201, K:2017/78 Sayılı kararın “davanın reddine” ilişkin kısmına yapılan istinaf başvurusunu reddeden Dairemizin 05/06/2017 gün ve E:2017/473, K:2017/1035 Sayılı kararının, Danıştay Dokuzuncu Dairesi’nin 11/03/2020 gün ve E:2017/2566, K:2020/1724 Sayılı kararı ile bozulması üzerine, dava dosyası incelendi ve bozma kararına uyularak gereği görüşüldü:

KARAR : Adana 2. Vergi Mahkemesi’nce verilen 31.01.2017 tarih ve E:2016/1201, K:2017/78 Sayılı kararın “davanın kabulüne” ilişkin kısmına davalı idarece yapılan istinaf başvurusunun Dairemizce verilen 05.06.2017 tarih ve E:2017/473, K:2017/1035 Sayılı kararı ile reddedilmesi üzerine, yapılan temyiz başvurusunun da Danıştay Dokuzuncu Dairesi’nin 11.03.2020 tarih ve E:2017/2566; K:2020/1724 Sayılı kararı ile reddedilip, kararın ilgili kısmının onandığı görüldüğünden, kararın davanın kabulüne ilişkin kısmı kesinleşmiştir.

İstinafa konu Mahkeme kararının “davanın reddine” ilişkin kısmına davacı tarafından yapılan istinaf talebi açısından;

Dava, asıl amme borçlusu Tas. Halinde İ. Uluslarası Gıda Tic. Ltd. Şti’nin vergi borçlarının tahsili amacıyla kanuni temsilci sıfatıyla takip edilen davacının banka hesapları üzerine uygulanan e-haciz işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 10. maddesinde; tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, Vakıfların ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirileceği, maddenin ikinci fıkrasında da; birinci fıkrada yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının malvarlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı belirtilmiştir.

6183 Sayılı Kanun’un 62. maddesinde, borçlunun mal bildiriminde gösterilen ve tahsil dairesince tespit edilen borçlu ve üçüncü şahıslar elindeki menkul malları ile gayrimenkullerinden, alacak ve haklarından amme alacağına yetecek miktarının tahsil dairesince haczolunacağı, 64. maddesinde de, haciz muamelelerinin tahsil dairelerince düzenlenen ve alacaklı amme idaresinin mahalli en büyük memuru veya tevkil edeceği memur tarafından tasdik edilen haciz varakalarına dayanılarak yapılacağı hükümleri düzenlenmiştir.

6111 Sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun “Kesinleşmemiş veya dava safhasında bulunan amme alacakları” başlıklı 3. maddesinde, bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ilk derece yargı mercileri nezdinde dava açılmış ya da dava açma süresi henüz geçmemiş olan ikmalen, resen veya idarece yapılmış vergi tarhiyatları ile gümrük vergilerine ilişkin tahakkuklarda; vergilerin/gümrük vergilerinin % 50’si ile bu tutara ilişkin faiz, gecikme faizi ve gecikme zammı yerine bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar TEFE/ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın; bu Kanunda belirtilen süre ve şekilde tamamen ödenmesi şartıyla vergilerin/gümrük vergilerinin % 50’si, faiz, gecikme faizi, gecikme zammı ve asla bağlı olarak kesilen vergi cezaları/idari para cezaları ile bu cezalara bağlı gecikme zamlarının tamamının tahsilinden vazgeçileceği, bu madde hükmünden yararlanmak için başvuruda bulunan ancak bu Kanunda belirtilen ödeme şartını yerine getirmeyen borçlulardan ilk tarhiyata/tahakkuka göre belirlenen alacakların başka bir işleme gerek olmaksızın takip edileceği; aynı Kanunun “Süresinde ödenmeyen taksitler” başlıklı 19. maddesinde ise, bu Kanuna göre ödenmesi gereken taksitlerden; bir takvim yılında iki veya daha az taksitin, süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksit tutarlarının son taksiti izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesri için 6183 Sayılı Kanun’un 51. maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla bu Kanun hükümlerinden yararlanılacağı, süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin belirtilen şekilde de ödenmemesi veya bir takvim yılında ikiden fazla taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde matrah ve vergi artırımına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla bu Kanun hükümlerinden yararlanma hakkının kaybedileceği, bu Kanunun 15. ve 16. maddeleri ile 17. maddesinin yedinci fıkrası hariç olmak üzere bu Kanun kapsamına giren alacakların birinci fıkrada belirtilen şekilde tamamen ödenmemiş olması halinde, bu Kanunun 3. maddesinin dokuzuncu fıkrası ve 14. maddesinin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla borçluların ödedikleri tutarlar kadar bu Kanun hükümlerinden yararlanacağı ifade edilmiştir.

Dava dosyasının incelenmesinden, asıl amme borçlusu “Tas. Hal. İ. Uluslararası Gıda Tic. Ltd. Şti.”hakkında bir kısım alışlarını sahte faturalarla belgelendirdiğinden bahisle hakkında vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarhiyatlarının yapıldığı, cezalı tarhiyatlara karşı açılan davaların vergi mahkemesince reddi üzerine düzenlenen iki(2) numaralı ihbarnamelerin de tebliğ edildiği, şirketin talebi üzerine 6111 Sayılı kanundan yararlandırılarak borcun taksitlendirilmesine karşın ödenmediği, borcun cebren takip ve tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emirlerinin de borçlu şirkete tebliğine karşın borcun ödenmediği, şirket hakkında yapılan malvarlığı araştırmaları sonucunda ise, şirketin haczi kabil herhangi bir malının bulunmaması nedeniyle dava konusu kamu alacağının ilgili olduğu 1998/1-6 dönemlerinde kanuni temsilcilik görevinde bulunan davacıdan tahsiline yönelik ödeme emirlerinin düzenlendiği, söz konusu ödeme emirlerine karşı Adana 1. Vergi Mahkemesi’nde açılan davaların retle sonuçlandığı ve Danıştay 3. Dairesi tarafından onandığı, bunu müteakip davacıya ayrıca yargı harçlarıyla haksız çıkma zammından kaynaklı ödeme emri düzenlenip usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, davacının hem kanuni temsilci sıfatıyla hem de yargı harçlarıyla haksız çıkma zammından kaynaklı şahsi borcu için haciz varakaları düzenlenerek, ilgili kamu alacağının tahsili amacıyla 10.06.2016 tarihinde davacının banka hesabına konulan e-haciz işleminin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Olayda, davacının kanuni temsilcisi olduğu şirket tarafından verilen 26/05/2011 tarihli dilekçeyle yukarıda yer verilen yasa hükümleri uyarınca vergi borcunun yapılandırılması sonucu yapılandırılan kamu borcunun ödenmemesi halinde yeni bir hukuki durum ortaya çıkması nedeniyle 6111 Sayılı Kanuna göre belirlenip ödenmeyen tutarlar üzerinden amme alacağının takip ve tahsil edilmesi için öncelikle şirket adına ödeme emri düzenlenmesi, buna rağmen amme alacağının tahsil imkanının kalmadığının saptanması durumunda 6111 Sayılı Yasa’dan yararlanılan dönemlerde şirketi temsile yetkili kanuni temsilciye gidilmesi gerektiği açık olup, bu haliyle söz konusu yöntem izlenmeden davacı adına uygulanan e-haciz işleminde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, davacı istinaf başvurusunun kabulüne, Adana 2. Vergi Mahkemesi’nce verilen 31/01/2017 gün ve E:2016/1201, K:2017/78 Sayılı kararının davanın reddine ilişkin kısmının KALDIRILMASINA, sonuç itibariyle davanın kabulüne, dava konusu e-haciz işleminin İPTALİNE, davacı tarafından yapılan ve aşağıda dökümü gösterilen toplam 428,20-TL yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, davalı idarenin yatırdığı posta avansından karşılanan toplam 163,35-TL yargılama giderinin davalı idare üzerinde bırakılmasına, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen 2.450,00-TL Vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, temyiz aşamasında davacıdan fazladan alınan 17,90-TL başvuru harcının davacıya ödenmesine, artan posta ücretinin karar kesinleştikten sonra taraflara iadesine, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere, 14.07.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla bilgi için doğrudan 05325740383 numaralı telefondan veya diğer iletişim yollarından irtibata geçebilirsiniz.

Anayasa Mahkemesi,Vergi Borcu Nedeni İle Kişinin Yaşadığı Eve Haciz Konulması Hak İhlalidir

Anayasa Mahkemesi,Vergi Borcu Nedeni ile Kisinin Yasadigi Eve Haciz Konulmasi Hak ihlalidir

Anayasa Mahkemesi,Vergi Borcu Nedeni İle Kişinin Yaşadığı Eve Haciz Konulması Hak İhlalidir

Anayasa Mahkemesinin 1/7/2020 Tarihli ve 2016/4293 Başvuru Numaralı Kararı, 6 Ağustos 2020 tarihli Resmi Gazete ile yayımlandı. Açıklanan karar kapsamında vergi borcu olan kişileri yakından ilgilendiren bir uygulama hayata geçirilmiş oldu.

OTURULAN EVİN VERGİ BORCU NEDENİ İLE HACİZ EDİLMESİ HAK İHLALİ SAYILDI!

Resmi Gazete’de yayımlanan karar kapsamında ödenmeyen vergi borcu için taşınmaza haciz konulması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edilmesi olarak kabul edildi. 26 Şubat 2016 tarihinde yapılan başvuruyu görüşmeye alan Anayasa Mahkemesi 1974 doğumlu öğretmenin talebini haklı buldu. Yapılan açıklamada “Somut olayda yapılan yargılama sürecinin bütününe bakıldığında başvurucunun haline münasip ev iddiası açıklığa kavuşturulamamıştır. Söz konusu iddia mülkiyet hakkının korunması yönünden önem taşımaktadır. Zira bu hususun tespiti haciz işleminin gerçekleştirilmesi, kapsamı ve sonuçları yönünden belirleyici olacaktır. Dolayısıyla mülkiyet hakkına ilişkin yargılamanın sonucu bakımından esasa etkili söz konusu iddia yönünden derece mahkemelerince yapılan değerlendirmenin yeterli olmadığı anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir” ifadelerine yer verildi. Taşınmazına vergi borcu nedeniyle haciz konulmasını eleştiren öğretmen bunun kanuni dayanaktan yoksun olduğunu belirterek yapmış olduğu tüm itirazların ve başvuruların reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunurken Anayasa Mahkemesi yapılan görüşme sonrasında öğretmeni haklı bularak konu hakkında milyonlarca kişiyi ilgilendiren emsal bir kararı açıklamış oldu.

VERGi BORCU BULUNAN siRKET HAKKINDA AMME ALACAgININ TAHSiLiNi SAgLAMA

VERGİ BORCU BULUNAN ŞİRKET HAKKINDA AMME ALACAĞININ TAHSİLİNİ SAĞLAMA

VERGİ BORCU BULUNAN ŞİRKET HAKKINDA AMME ALACAĞININ TAHSİLİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA TÜM TAKİP YOLLARI TÜKETİLMEDEN İLGİLİ KİŞİNİN KANUNİ TEMSİLCİ OLDUĞUNDAN BAHİSLE ADINA ÖDEME EMRİ DÜZENLENEMEYECEĞİ HAKKINDA

213 sayılı Kanunun 10. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzelkişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin, kanuni temsilcileri, tüzelkişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirileceği, yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı hükme bağlanmıştır.

Bu hükme göre tüzel kişilerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde, bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilciler tarafından yerine getirileceği açık olup, temsilcilerin ödevlerini yerine getirmeleri için, tarh döneminde kanuni temsilcilik görevini yürütmekte olmaları yeterlidir. Bir başka anlatımla, kanuni temsilci görevli bulunduğu süre ile sınırlı olarak vergi ödevlerini yerine getirmek durumundadır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun mükerrer 35. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği kurala bağlanmıştır.

Türk Vergi Sisteminde, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin tarh ve tahakkuk usulleri 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda, tahsil usulleri ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Bir kamu alacağının tahsil edilebilmesi için öncelikle 213 sayılı Yasaya göre tarh ve tahakkuk usulleri ile 6183 sayılı Yasaya göre tahsil usullerinin sırasıyla denenmiş olması zorunludur.

Nitekim Danıştay 9.Dairesi 13.09.2012 tarih ve 2010/9101 Esas-20102/4583 Karar sayılı ilamında bu hususa yer vererek; kanuni temsilci sıfatıyla davacı kuruma tebliğ edilen ödeme emrinin düzenlenme tarihinden sonraki tarihlerde de, asıl borçlu … A.Ş hakkında vergi dairesi müdürlükleri, mal müdürlükleri ile tapu müdürlükleri nezdinde mal varlığı araştırmasının devam ettiği, diğer taraftan asıl borçlu şirketin devredildiği kayyım yönetimi tarafından verilen mal beyanın da yer alan araç ve arsa hakkında haciz şerhi konulduğu, söz konusu menkul ve gayrimenkulün satışı için gerekli işlemlere başlanılmakla birlikte satışın yapılıp yapılmadığına dair bir bilgi ve belgenin dosyada bulunmadığı, öte yandan; asıl borçlu … A.Ş’nin tüzel kişiliği halen devam ettiğinden, forma ve saha reklam gelirleri, futbolcu satışından elde edilen gelirler ve diğer gelirleri hakkında yeterli bir araştırma yapılmadığı anlaşılmakla  vergi borcu bulunan şirket hakkında amme alacağının tahsilini sağlamak amacıyla tüm takip yolları tüketilmeden davacının kanuni temsilci olduğundan bahisle sorumlu tutularak adına ödeme emri düzenlenmesinde hukuka uygunluk bulunmadığına hükmetmiştir.

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde vergi borcu bulunan şirket hakkında amme alacağının tahsilini sağlamak amacıyla tüm takip yolları tüketilmeden söz konusu şirketin  kanuni temsilcisi  olduğundan bahisle ilgili kişiler hakkında  ödeme emri  düzenlenemeyeceğinden; yargılama aşamasında asıl yükümlü şirket hakkında ne tür takip işlemlerinin yapıldığı, ilgili şirketin malvarlığına yönelik vergi dairesince tüm takip yollarının tüketilip tüketilmediğinin araştırılmasında ve mahkemeye bu yönde talepte bulunulmasında yarar bulunmaktadır.

Elektronik Ortamda Düzenlenmesi Gereken Faturanın Kağıt Ortamında Düzenlenmesi

Elektronik Ortamda Duzenlenmesi Gereken Faturanin Kagit Ortaminda Duzenlenmesi

Elektronik Ortamda Düzenlenmesi Gereken Faturanın Kağıt Ortamında Düzenlenmesi

DANIŞTAY

9. Daire

Esas : 2017/3886

Karar : 2019/7414

Karar Tarihi : 24/12/2019

YARGILAMA SÜRECİ :

Dava konusu istem: Davacı şirket adına, elektronik ortamda düzenlenmesi gereken faturayı kağıt ortamında düzenlediğinden bahisle 2014 yılı için, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 353/1. maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezasının kaldırılması istemine ilişkindir.

Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: Denizli Vergi Mahkemesi 31/01/2017 tarih ve E:2016/629, K:2017/81 sayılı kararıyla; davacının 12/11/2013 tarihi itibarıyla, dava dışı fatura düzenlenen …………….. Özel Sağlık Hizmetleri Madencilik Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin ise 01/01/2014 tarihi itibarıyla elektronik fatura uygulamasına dahil olduğu, davacı tarafından her ne kadar bazı mükelleflere elektronik ortamda fatura düzenleme zorunluluğu getiren 14/12/2012 tarih ve 28497 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 421 sıra numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği‘nin “Sorumluluk ve Cezai Hükümler” bölümünde yer alan elektronik ortamda fatura düzenleme zorunluluğu bulunan mükelleflerin kağıt ortamında fatura düzenlemeleri halinde kağıt olarak düzenlenen faturanın hiç düzenlenmemiş sayılacağına ilişkin ifadenin 04/04/2015 tarih ve 29316 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 448 sıra numaralı Genel Tebliğ ile kaldırıldığı, bu nedenle fiziki ortamda fatura düzenlenmesi halinde ceza kesilemeyeceği ileri sürülse de, anılan değişikliğin amacının mükelleflerin yükümlü bulundukları vergilere ilişkin olarak fiziki ortamda (kağıt olarak) düzenledikleri faturaları defter ve belgelerinde gelir ve gider hesaplarında gösterilebilmesini sağlamak olduğu, değişikliğin mükelleflerin cezai anlamdaki sorumluluklarını ortadan kaldırmadığı, elektronik ortamda fatura düzenlenmesine ilişkin temel düzenleme niteliğinde bulunan 397 sıra numaralı Genel Tebliğ‘de elektronik ortamda fatura düzenlemesi gerekirken düzenlemeyen mükellefler hakkında Vergi Usul Kanunu’nun cezai hükümlerinin uygulanacağının ifade edildiği, dava konusu olayda fiziki ortamda (kağıt olarak) fatura düzenleyen davacı şirket ile dava dışı adına fatura düzenlenen şirketin elektronik fatura uygulamasına dahil olduğu dikkate alındığında, idarece kesilen özel usulsüzlük cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISININ DÜŞÜNCESİ :Elektronik ortamda düzenlenmesi gereken faturayı fiziki ortamda (kağıt olarak) düzenlediği ileri sürülerek davacı şirket adına 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 353/1 inci maddesi uyarınca 2014 yılı için kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Denizli Vergi Mahkemesi tek hakimince verilen 31/01/2017 tarih ve E;2016/629, K:2017/81 sayılı kararının; hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kanun yararına temyiz edilmesi istemiyle Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi;

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesinde; Idare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenlerin, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği temyiz isteği yerinde

görüldüğü takdirde kararın, kanun yararına bozulacağı; bu bozma kararının, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmayacağı hükme bağlanmıştır.

213 sayılı Kanun’un mükerrer 242. maddesinin 2. fikrasının Maliye Bakanlığı’na verdiği yetkiye istinaden 05/03/2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 397 sayılı VUK Genel Tebliğ hükümleriyle, faturanın elektronik belge olarak düzenlenmesi, elektronik ortamda iletilmesi, muhafaza ve ibraz edilmesine ilişkin usul ve esaslar açıklanmış, e-faturanın yeni bir belge türü olmayıp, kağıt fatura ile aynı hukuki niteliklere sahip olduğu belirtilmiş, takiben yayımlanan 416, 421, 433, 448 ve 454 sayılı Genel Tebliğlerle de, uygulama kapsamı genişletilerek, e-fatura kullanma zorunluluğu bulunan ve e-fatura kullanmasına izin verilen kişiler belirlenmiş, e-arşiv uygulamasına ilişkin açıklama ve düzenlemeler yapılmış, 14/12/2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 421 sayılı Genel Tebliğ hükümleri ile; elektronik fatura uygulamasından yararlanan mükelleflerin birbirlerine yapmış oldukları mal teslimi veya hizmet ifaları için elektronik fatura düzenleme zorunluluğu getirilerek bu mükelleflerin elektronik fatura uygulamasına kayıtlı olan diğer mükelleflere kağıt ortamında fatura düzenleyemeyecekleri, düzenlemeleri halinde kağıt ortamında düzenlenen bu faturaların hiç düzenlenmemiş sayılacağı kabul edilmiştir. Elektronik fatura ve elektronik deftere ilişkin olarak bu Tebliğ ile getirilen zorunluluklara uymayanlar hakkında, Vergi Usul Kanununun ceza hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, 447 Sıra No’lu VUK Genel Tebliği ile de, 04/04/2015 tarihinden geçerli olmak üzere 397 Sıra No’lu VUK Genel Tebliğinin “9. Sorumluluk ve Cezai Müeyyideler” başlıklı bölümü yeniden düzenlenmiş ve “Elektronik fatura uygulamasına dâhil olan mükelleflerin elektronik fatura uygulamasına kayıth olan diğer mükelleflere düzenleyecekleri faturaların elektronik fatura olması zorunludur. Bu zorunluluğa uymayan mükellefler hakkında Vergi Usul Kanununda öngörülen cezai hükümler uygulanacaktır.” hükmü yer almıştır. 04/04/2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 448 sayılı Genel Tebliğ hükümleri ile de, 421 sayılı Tebliğin, kağıt ortamında düzenlenen faturaların hiç düzenlenmemiş sayılacağı yönündeki hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

Vergi Usul Kanunu’nun ceza hükümlerini belirleyen 331. maddesinde ise; “Vergi Kanunu hükümlerine aykırı hareket edenler, bu kitapta yazılı vergi cezaları (vergi ziyal cezası ve usulsüzlük cezaları) ve diğer cezalar ile cezalandırılırlar.” hükmü yer almıştır. Fatura ve benzeri evrak verilmemesi ve alınmaması ile diğer şekil ve usul hükümlerine uyulmamasına ilişkin yaptırımları düzenleyen Özel Usulsüzlükler ve Cezaları başlıklı 353/1’inci maddesinde; verilmesi ve alınması icabeden fatura, gider pusulası, müstahsil makbuzu ile serbest meslek makbuzlarının verilmemesi, alınmaması veya düzenlenen bu belgelerde gerçek meblağdan farklı meblağlara yer verilmesi halinde; bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanların her birine, her bir belge için bu belgelere yazılması gereken meblağın veya meblağ farkının % 10’u nispetinde özel usulsüzlük cezası kesileceği hükme bağlanmıştır.

Dosyanın incelenmesinden; davacı şirketin 12/11/2013 tarihinden itibaren, e-fatura kayıtlı kullanıcılar kapsamına girdiği, müşterisi olan Pamukkale Özel Sağlık Hizmetleri Madencilik Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin ise; 01/01/2014 tarihinden itibaren elektronik fatura uygulamasına dahil olduğu, davacının adı geçen müşterisine 02/09/2014 ve 15/11/2014 tarihlerinde yaptığı “ONS LEVHA” satışına ilişkin faturaları fiziki ortamda (kağıt olarak) düzenlediği, idarece, elektronik ortamda düzenlenmeyen faturalar hiç düzenlenmemiş kabul edilmek suretiyle Vergi Usul Kanunu’nun 353/1. maddesi gereğince özel usulsüzlük cezası kesilmesi üzerine dava açıldığı antaşılmaktadır.

Ticari hayatın icapları içinde, satıcı ile müşteri arasındaki alım-satım ilişkisinin ispat aracı olan fatura, bir taraftan, satıcının vergiye tabi olacak gelirinin, diğer taraftan, alıcının giderinin kayıt altına alınmasının asli unsuru olmuştur. Gelişen iktisadi ve teknoloji yapıyla birlikte ticari hayata dahil edilen e-fatura, Vergi Usul Kanunu’nun 229 ilâ 232. maddelerinde düzenlenmiş olan faturaya alternatif yeni bir belge olarak getirilmemiş, Yasada kağıt fatura ile e-fatura ayrımına gidilmemiş, 397 sayılı Tebliğ’de, kağıt fatura ile aynı hukuki sonuçları doğuracağı ve kağıt fatura için yer alan hükümlerin e-fatura için de geçerli olacağı kabul edilmiştir. 421 No’lu Tebliğ ile getirilen “e-fatura düzenlenmesi gerektiği halde kağıt fatura düzenlenmesi halinde, bu kağıt faturanın hiç düzenlenmemiş sayılacağı” yönündeki düzenleme ise, 04/04/2015 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılmıştır.

Dava konusu cezaya dayanak alınan 353/1. maddesinde ise; faturanın verilmemesi, alınmaması veya gerçek meblağdan farklı meblağlara yer verilmesi halinde bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanlara uygulanacak ceza belirlenmiştir. Başka bir ifadeyle, vergi doğuran ekonomik olayın kayıt dişi bırakıldığının tespiti halinde bu ceza söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla, hem saticinin, hem alıcının Kanunda açıkça düzenlenmiş cezayı gerektiren bir fiili gerçekleştirmesi halinde, bu madde kapsamında ceza kesilebilecektir.

Olayda ise, Vergi Usul Kanunu gereği düzenlenmesi gereken belge (fatura) düzenlenmiş, sadece elektronik ortamda iletilmemiştir. Kağıt olsa dahi düzenlenmiş bir fatura mevcut olup işlem kayıt altına alındığından cezaya dayanak alınan fiilin, Kanun’da düzenlenen tipiklikte gerçekleşmediği açıktır. Vergi ve cezaların kanuniliğine ilişkin anayasal ilkeler bazında kıyas veya varsayıma dayalı olarak ceza kesilmesi mümkün olmadığından fiilen mevcut olan faturaların, hiç düzenlenmediği varsayılarak, Kanun’un 353/1’inci maddesi uyarınca kesilen dava konusu özel usulsüzlük cezalarında yasaya uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Denizli Vergi Mahkemesítek hakimince verilen 31/01/2017 tarih ve E:2016/629, K:2017/81 sayılı kararın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca yürürlükteki hukuka aykırı sonucu ifade ettiğinden, kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİNİN DÜŞÜNCESİ : Uyuşmazlıkta, fiziki ortamda (kağıt olarak) düzenlenmiş faturanın mevcut olması, e-faturanın yeni bir belge türü olmayıp fiziki ortamda düzenlenen fatura ile aynı hukuki niteliğe sahip olması ve 421 Sıra No’lu Tebliğ ile getirilen “e-fatura düzenlenmesi gerektiği halde kağıt fatura düzenlenmesi halinde, bu kağıt faturanın hiç düzenlenmemiş sayılacağı” yönündeki düzenlemenin ise, 04/04/2015 tarihinde yayımlanan 448 Sıra No’lu Tebliğ ile kaldırılması karşısında, belgesiz bir ticari muamelenin varlığından söz edilemeyeceğinden, dava konusu özel usulsüzlük cezasında yürürlükteki hukuka uyartık bulunmamaktadır. Bu nedenle, Danıştay Başsavcılığı’nın kanun yaranna temyiz isteminin kabul edilerek, Vergi Mahkemesi kararının 2577 sayılı Kanun’un 51. maddesi uyarınca, hükmün hukuki sonuçlarına etkili olmamak üzere kanun yaranina bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE:

MADDİ OLAY : 12/11/2013 tarihi itibarıyla e-fatura düzenlemesi gereken mükellefler kapsamına giren davacı, müşterisi Pamukkale Özel Sağlık Hizmetleri Madencilik Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ne 02/09/2014 ve 15/11/2014 tarihlerinde yaptığı “DNS LEVHA” satışına ilişkin faturaları fiziki ortamda (kağıt olarak) düzenlemiştir. Davalı idarece, elektronik ortamda düzenlenmeyen faturalar hiç düzenlenmemiş kabul edilmek suretiyle Vergi Usul Kanun’un 353/1. maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezasının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır.

İLGİLİ MEVZUAT : Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Vergi ödevi” başlıklı 73. maddesinde; vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin kanunla konulacağı, değiştirileceği veya kaldırılacağı hükme bağlanmıştır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesinde; “dare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykın bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavci tarafından kanun yararına temyiz olunabilir. Temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde karar, kanun yararına bozulur. Bu bozma kararı daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmaz. Bozma kararının bir örneği ilgili bakanlığa gönderilir ve Resmi Gazete’de yayımlanır.” düzenlemesi yer almaktadır.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 353. maddesinin 1. fikrasının olay tarihinde yürürlükte bulunan halinde; verilmesi ve alınması gereken fatura, gider pusulası, müstahsil makbuzu ile serbest meslek makbuzlarının verilmemesi, alınmaması veya düzenlenen bu belgelerde gerçek meblağdan farklı meblağlara yer verilmesi halinde; bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanların herbirine, her bir belge için maddede belirtilen tutardan aşağı olmamak üzere bu belgelere yazılması gereken meblağın veya meblağ farkının % 10’u nispetinde özel usulsüzlük cezası kesileceği kurala bağlanmıştır.

Olay tarihinde yürürlükte bulunan, 421 sayılı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği’nin “Kapsama giren mükellefler” başlıklı 3.1. maddesinde, elektronik fatura uygulamasından yararlanan kayıtlı kullanıcıların güncel listesinin www.efatura.gov.tr internet adresinde yayımlanacağı ve elektronik fatura uygulamasından yararlanan mükelleflerin fatura düzenlemeden önce muhatabın www.efatura.gov.tr internet adresinde yer alan kayıtlı kullanıcı listesine kayıtlı olup olmadığını kontrol edecekleri, kayıtlı kullanıcı ise elektronik fatura, kayıtlı kullanıcı değilse

kâğıt fatura düzenleyecekleri hususlarına yer verilmiş; “5. Sorumluluk ve Cezai Yaptırımlar” başlıklı kısmının 5.4. bölümünde “Elektronik fatura uygulamasına dahil olma zorunluluğu getirilen mükellefler elektronik fatura uygulamasına kayıtlı olan diğer mükelleflere kağıt ortamında fatura düzenleyemezler, düzenlemeleri halinde kağıt ortamında düzenlenen bu faturalar hiç düzenlenmemiş sayılır.” hükmü 04/04/2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 448 sayılı Genel Tebliğ ile yürürlükten kaldırılmıştır.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME : Yukarıdaki mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden; kanun yararına temyiz yoluna ancak kesinleşen ve “niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden” kararlara karşı başvurma olanağının bulunduğu anlaşılmaktadır.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 353. maddesinin 1. fikrasında; faturanın verilmemesi, alınmaması veya gerçek meblağdan farklı meblağlara yer verilmesi halinde bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanlara uygulanacak ceza belirlenmiştir. Başka bir ifadeyle, vergiyi doğuran olayın kayıt dışı bırakıldığının tespiti halinde bu ceza söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla, hem satıcının, hem alıcının kanunda açıkça düzenlenmiş cezayı gerektiren bir fiili gerçekleştirmesi halinde, bu madde kapsamında ceza kesilebilecektir.

Olayda ise, Vergi Usul Kanunu gereği düzenlenmesi gereken belgenin (fatura) fiziki ortamda düzenlendiğine yönelik bir ihtilaf bulunmamaktadır. Kâğıt olsa dahi düzenlenmiş bir fatura mevcut olup işlem kayıt altına alındığından, cezaya dayanak alınan fiilin, Kanunda düzenlenen tipiklikte gerçekleşmediği açıktır. Vergi ve cezaların kanuniliğine ilişkin anayasal ilkeler bazında kiyas veya varsayıma dayalı olarak ceza kesilmesi mümkün olmadığından fiilen mevcut olan faturaların, hiç düzenlenmediği varsayılarak, Kanun’un 353/1. maddesi uyarınca kesilen dava konusu özel usulsüzlük cezasında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığı’nın kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. Denizli Vergi Mahkemesinin 31/01/2017 tarih ve E:2016/629, K:2017/81 sayılı kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün hukuki sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmesi ile kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 24/12/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İthalatta Gözetim Uygulaması Kapsamında Gümrüklerde Ödenen Fazla Vergilerin İptali Ve İadesi

ithalatta Gozetim Uygulamasi Kapsaminda Gumruklerde odenen Fazla Vergilerin iptali Ve iadesi

İthalatta Gözetim Uygulaması Kapsamında Gümrüklerde Ödenen Fazla Vergilerin İptali Ve İadesi

Türkiye, Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) bir üyesi olarak, DTÖ mevzuatı ve yasal mevzuat çerçevesi içerisinde ticaret politikası savunma araçlarını yürürlüğe koymuştur. İşbu savunma araçları kapsamında, Türk yasal mevzuatına, 29.01.1995 gün ve 22186 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4067 Sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ve 25.02.1995 gün ve 22213 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 03.02.1995 gün ve 1995/6525 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanan Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşmasının ekinde yer alan Korunma Tedbirleri Anlaşması ile dampinge karşı önlemler, sübvansiyona karşı önlemler ile korunma önlemlerinin yanı sıra, ithalatta gözetim uygulaması da dâhil edilmiştir.

İşbu DTÖ anlaşmaları kapsamında, İthalatta Gözetim ve Korunma Önlemleri Yönetmeliği ile Belirli Ülkeler Menşeli Malların İthalatında Gözetim ve Korunma Önlemleri Yönetmeliği de dâhil olmak üzere, birçok yönetmelik ve tebliğ yayınlamış olup, işbu mevzuat ithalatta savunma araçları ile gözetim belgesi uygulamalarının esasını teşkil etmektedir.

Bu kapsamda, Türkiye’de ithalatlara karşı uygulanmakta olan işbu gözetim belgesi uygulaması, Ekonomi Bakanlığı tarafından yayımlanan tebliğler aracılığı ile belirlenmekte olup, esasen Türkiye’de ithalatlara uygulanan korunma önlemleri ve anti-damping uygulamalarının benzer bir çeşididir. Bakanlık, işbu gözetim uygulaması ile ithal edilen malların ithalatçılarının daha yüksek oranda vergi ödemelerini sağlamak amacıyla belirli mallar bakımından asgari değerler belirlemektedir. Bu kapsamda Bakanlık, ithal edilecek olan ilgili malın her bir kilogramı için asgari bir değer belirleyerek, işbu asgari değerin altında kalan ithalatlar bakımından Bakanlıktan gözetim belgesi alınması zorunluluğunu getirmektedir. İşbu uygulama genelde vergi toplanması amacıyla yapılmakta olup, Türkiye’deki yerli üreticilerin korunması amaçlanmaktadır.

Uygulamada, herhangi bir malın ithalatı için gözetim belgesi yükümlülüğünün getirilmesi halinde, ilgili malın ithalatçıların üç seçeneği bulunmaktadır; (i) ithal edilen malların gümrük değerinin ilgili tebliğde belirlenen asgari değere eşit veya bu değerden yüksek olması gerekir, (ii) ilgili malın gümrük değerinin asgari değerden düşük olması halinde, yerel ithalatçıların gözetim belgesi almak için Bakanlığa başvuruda bulunması gerekir veya (iii) ithal edilen malın gümrük değerinin, gümrük beyannamesinde yapılacak değişiklikler ile değiştirilmesi ve bu kapsamda yurtdışı giderler kalemi altında ek harcama eklenerek gümrük değerinin asgari değere eşit seviyeye veya bu değerin üstüne çekilerek işbu gözetim belge yükümlülüğünün bertaraf edilmesi gerekir. Bu noktada belirtilmelidir ki, gözetim belgesinin alınabilmesi için Bakanlığa yazılı başvuru yapılmalıdır (başvuru yerel ithalatçı tarafından yapılmalıdır). İşbu başvuru içerisinde başvurucu tarafından imzalı dilekçenin yanı sıra, ilgili tebliğde ve eklerinde belirtilen tüm belgelerin yer alması gerekmektedir. Başvurunun yapılmasını takiben, Bakanlık başvuruyu inceleyerek ek belge ve/veya bilgi talep edebilir ve başvurucunun Ankara’da katılması gereken bir toplantı çağrısı yapabilir. Ancak, bu noktada belirtilmelidir ki, genelde işbu inceleme süreci oldukça uzun sürmekle birlikte, işbu prosedürün yerel üreticileri koruma amacıyla uygulamaya konması sebebiyle, bazı özel durumlar ve mallar hariç olmakla birlikte, Bakanlık genelde başvuruculara gözetim belgesi vermekten kaçınmakta ve başvuruları reddetmektedir.

Bakanlığın çoğu başvuruyu reddetmesi sonucunda, uygulamada birçok ithalatçı üçüncü seçenekte belirtilen yolu izleyerek, ithal edilen malın gümrük beyannamesindeki gümrük değerini arttırarak gözetim belgesi yükümlülüğünü bertaraf etmeye çalışır. Bu şekilde yapılacak ve gerçek olmayan değer artışlarında her ne kadar artırılan miktarın doğrudan ithalatçılar tarafından ödenmesi gerekmese de, gümrük görevlileri ithalat kapsamında alınacak tüm vergi ve ücretleri, işbu artırılmış değer üzerinden hesaplamakta ve dolayısıyla bu şekildeki atışlar ithalatçıların vergi yükünü artırmaktadır. Bu kapsamda, birçok ithalatçı, işbu gözetim belgesi yükümlülüğünü bertaraf edebilmek amacıyla normalde ödemesi gerekenden daha yüksek vergi ve ücretlerle karşı karşıya kalmaktadır. Ancak, bu şekilde fazla vergi tahsili esasında kanunsuzdur, zira ticaret politikası savunma araçlarını düzenleyen mevzuat, vergi mevzuatı veya 4458 Sayılı Gümrük Kanununda, gözetim belgesi yükümlülüğünü karşılayamayan ithalatçılara bu şekilde ek vergi tahakkukuna ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Uygulamada ise, gümrük memurları, ilgili malları ülke pazarında dolaşıma sokulabilmesi için artırılmış gümrük değerleri üzerinden yüksek oranda vergi tahakkuk etmektedir.

Bu şekilde tahsil edilen ek ve yüksek vergiler, gözetim belgesi yükümlülükleri uygulanmaya başladığından itibaren sorun teşkil etmekte olup, işbu husus 1615 Sayılı Gümrük Kanununun yürürlükte olduğu dönemde (işbu kanun 4458 Sayılı Yeni Gümrük Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır) Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun 02.07.1966 gün ve E. 1965/13, K. 1966/6 sayılı kararı kapsamında yerleşik Danıştay içtihadı uyarınca, 1615 Sayılı Kanunun 87. Maddesi, ilgili taraflara yanlışlıkla alınmış olan veya fuzulen tahsil olduğu açıkça anlaşılan tüm vergileri iade alma hakkı tanımaktadır. Her ne kadar işbu 1615 Sayılı Kanun ile 87. Maddesi şuan yürürlükte olmasa da, 4458 Sayılı yeni Gümrük Kanununun 211. Maddesi işbu 87. Maddesi ile paralel hükümler taşımakta olduğundan Danıştay’ın aynı içtihadı birleştirme kararı işbu 4458 Sayılı Gümrük Kanununun 211. Maddesi içinde geçerli olacaktır. Aynı husus, Mersin 2. Vergi Mahkemesinin E. 2015/1708 ve K. 2016/565 sayılı kararında da belirtilmiş olup, Mahkeme işbu kararda Danıştay’ın ilgili içtihadı birleştirme kararının 4458 Sayılı Gümrük Kanununun 211. Maddesi içinde geçerli olacağına karar vermiştir. Mahkeme, bu kanaatten yola çıkarak, gözetim belgesi yükümlülüğündeki amacın bir malın ithalatında, yerli üreticilerin zarar görmesine sebebiyet verebilecek miktarda artış olup olmadığının belirlenmesi olduğundan, gözetim belgesi yükümlülüğünün bertaraf edilmesi amacıyla ithal edilen ilgili mallar üzerinden ek ve fazla vergi tahsil olunmasının hukuka aykırı olduğu ve işbu fazladan tahsil edilen vergilerin 4458 Sayılı Kanunun 211. Maddesi uyarınca vergi mükelleflerine iade edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Yukarıdaki açıklamalar ile Danıştay’ın içtihadı birleştirme kararı ve Mersin 2. Vergi Mahkemesinin ilgili kararı doğrultusunda, Bakanlığın söz konusu gözetim belgelerine ilişkin başvurularını genelde reddettiği de göz önüne alındığında, ithalatçılar, gözetim belgesi yükümlülüğünü bertaraf etmek amacıyla ek ve yüksek oranda vergi ödemeleri halinde, sonrasında işbu ödenmiş ek vergilerin iadesi ve iptali için vergi mahkemeleri önünde dava açarak fazla ödemeleri iade alma şansına sahiptirler.

Vergi Yargısında 2020’nin Parasal Değerleri

Genelde İdari yargıda, özelde vergi yargısında sistem bazen tek dereceli, bazen iki, bazen de üç dereceli olarak çalışmaktadır. En altta idare ve vergi mahkemeleri, üzerinde ise istinaf mahkemeleri yer almaktadır. Sistemin en üstünde ise temyiz mercii olarak Danıştay bulunmaktadır. Sistemde idari yargı mercileri hep kurul olarak örgütlenmiş olmakla birlikte, bu yargı manzumesinin en altında bulunan vergi mahkemeleri küçük rakamlı davalara tek hâkimli olarak bakmaktadır.

İdari yargı manzumesi içerisinde gerek tek hâkimle bakılacak davaların sınırı gerek mahkemeden istinafa, oradan da temyize geçişte sınırlar, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda dava konusu miktara göre belirlenmiştir.

Öte yandan İdari Yargılama Usulü Kanununun ek 1. maddesinde; “Bu kanunda öngörülen parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların, o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığı’nca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk Lirası’nı aşmayan kısımları dikkate alınmaz” hükmü yer almıştır. Bu düzenlemeye göre 2019 değerlerini yeniden hesaplamak gerekmektedir.

Söz konusu Ek 1. maddeye göre 2020 yılında vergi mahkemelerinde tek hâkimle bakılacak davalarda sınır 53.000 TL olacaktır (2019 yılında 44.000 TL idi). Dava konusunun bu tutarı aşması halinde vergi mahkemeleri, davaya heyet halinde bakmak durumunda olacaklardır. Tek hâkimle bakılacak davalarda verilen kararlardan 2020 yılında konusu 7.000 TL’yi geçmeyenlerde verilen kararlar kesin olacaktır (2019 yılında 6.000 TL idi). Bir başka deyişle konusu 7.000 TL’yi geçmeyen davalarda verilen kararlara karşı istinaf ve/veya temyiz yolu kapalıdır. Konusu 7.000 TL’yi geçen davalarda ise vergi mahkemesi kararlarına karşı istinaf yolu açıktır.

İstinaf mahkemelerince 2020 yılında verilen kararlardan, konusu 176.000 TL’yi geçmeyen davalara ilişkin olanlar kesin nitelik taşıyacak ve temyiz yolu kapalı olacaktır. Konusu 176.000 TL’yi geçen davalarda ise istinaf mahkemelerince verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurmak mümkün olacaktır (Bu sınır 2019 yılında 144.000 TL. idi).

Bu sınırlar önce, davaların açılış tarihine göre yaşama geçmektedir. Yani davaların açılış tarihinde geçerli tutarlara göre davaya tek hâkimin mi yoksa heyetin mi bakacağı belirlenmektedir. Bu nedenle 2020 yılında açılmış davalarda 2020 yılına ilişkin parasal sınırlar uygulanacaktır. Örneğin 20 Aralık günü tebliğ edilen, vergi ve ceza toplamı 47.000 lira olan bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 27 Aralık günü dava açılırsa heyet halinde, 3 Ocak günü dava açılırsa tek hâkimli vergi mahkemesi davaya bakacaktır.

Buna karşılık tek hâkim kararlarının kesin olup olmadığına veya istinaf mahkemesi kararlarına karşı temyiz yoluna gidilip gidilemeyeceği konularında ise karar tarihinde geçerli parasal sınırlar dikkate alınmaktadır. Bildiğim kadarı ile uygulama bu şekildedir.

Bu uygulamaya göre, 2019 yılında açılmış bir vergi davasında dava konusu 6.500 TL ise davaya tek hâkim bakacak, ancak karar 2020 yılında verilirse karar kesin olacak ve istinafa gidilemeyecektir. Oysa karar 2019 yılında verilseydi istinaf yolu açık olacaktı. Yargının bazen idari yargılama usulünün gerektirdiği usul kuralları dolayısıyla bazen de iş yükü sebebiyle davanın açıldığı yılda karar verememesinin sorumlusu davanın tarafları değildir. İstinafa veya temyize gitme konusundaki parasal sınırların da dava açma tarihi itibariyle belirlenmesi gerekir. Zira bu durumda açılmış bir davada, idarece açıklanan oranlarla kişilerin yargı yolları ve üst mahkemeye başvuru hakları üzerinde değişiklik yapılmış olmaktadır. Öte yandan yeniden değerleme oranının belirleniş formülüne göre yıllık enflasyonu temsil etmediği de açıktır. Bu nedenle uygulamayı anayasa açısından yerinde görmek kanaatimce mümkün değildir.

Bu sınırlar hesaplanırken, toplam dava tutarlarına bakılması gerektiğini de hatırlatalım. Örneğin tarh işlemi aleyhine açılmış davalarda dava konusu vergi ve cezanın toplamına, ödeme emrine karşı açılan davalarda dava konusu vergi, ceza ve gecikme faizi toplamına bakmak gerekmektedir.

YAPILANDIRMA BAŞVURUSUNUN REDDİ İŞLEMİ VE GECİKMENİN DAVACININ KUSURUNA DAYANMAMASI

YAPILANDIRMA BAŞVURUSUNUN REDDİ İŞLEMİ VE GECİKMENİN DAVACININ KUSURUNA DAYANMAMASI

Danıştay

9. Daire

Esas : 2015/9759

Karar : 2019/2208

Karar Tarihi : 20.5.2019

YAPILANDIRMA BAŞVURUSUNUN REDDİ İŞLEMİ ( Borcun 6552 Sayılı Kanunun Yayım Tarihinde Kesinleşmediğinden Bahisle Tesis Edilen İşlemden Kaynaklanan – Davalı İdare Tarafından Cezalı Tarhiyata İlişkin Uzlaşma Gününün Kanunun Yürürlük Tarihinden Sonraki Bir Tarihte Verildiği/Davacının Kendi Eylemine ve Kusuruna Dayanmayan Gecikme Nedeniyle Yapılandırma İsteminin Reddedilmesi Hakkaniyet ve Adalet İlkelerine Aykırı Düşeceğinden Davanın Reddi Kararının Bozulması Gerektiği )

GECİKMENİN DAVACININ KUSURUNA DAYANMAMASI ( Davacının 6552 Sayılı Kanun Kapsamındaki Yapılandırma İsteminin Reddedilmesi Nedeninin Davalı İdare Tarafından Söz Konusu Cezalı Tarhiyata İlişkin Uzlaşma Gününün 6552 Sayılı Kanun’un Yürürlük Tarihinden Sonraki Bir Tarihte Verilmesinden Kaynaklandığının Anlaşıldığı – İstemin Reddedilmesi Hakkaniyete Aykırı Düşeceğinden Davayı Reddeden Mahkeme Kararında Hukuka Uygunluk Bulunmadığı )

UZLAŞMA GÜNÜNÜN YAPILANDIRMAYA DAİR KANUNUN YÜRÜRLÜK TARİHİNDEN SONRAKİ BİR TARİHE VERİLMESİ ( Davacının Yapılandırma Başvurusunun Borcun Kanunun Yayım Tarihinde Kesinleşmediğinden Bahisle Reddine Dair İşlemin İptali İstemi – Kesinleşme İçin Süresi İçerisinde Dava Açılmaması Dava Açılmış Olmakla Birlikte Yargılama Aşamalarının Son Bulması ya da Uzlaşma Hükümlerinden Yararlanılarak Uzlaşılması Gerektiği/Gecikme Davacının Kusuruna Dayanmadığından İstemin Reddedilmesinin Hatalı Olduğu )

2577/m.125

6552/m.73

ÖZET : Dava, davacının 6552 S.K. kapsamında yaptığı yapılandırma başvurusunun, borcun Kanunun yayım tarihinde kesinleşmediğinden bahisle reddine dair işlemin iptali istemine ilişkindir.

Davacının 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi nedeninin, davalı idare tarafından söz konusu cezalı tarhiyata ilişkin uzlaşma gününün 6552 Sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonraki bir tarihte verilmesinden kaynaklandığı anlaşıldığından ve davacının kendi eylemine ve kusuruna dayanmayan gecikme nedeniyle 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi, hakkaniyet ve adalet ilkelerine aykırı düşeceğinden söz konusu işlemde ve davayı reddeden mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

İSTEMİN KONUSU : İstanbul 9. Vergi Mahkemesi’nin 30/04/2015 tarih ve E:2015/41, K:2015/1077 Sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: Davacının 6552 Sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun kapsamında yaptığı yapılandırma başvurusunun, borcun 6552 Sayılı Kanun’un yayım tarihi olan 11/09/2014 tarihinde kesinleşmediğinden bahisle reddine dair 08/12/2014 tarih ve 20164 Sayılı işlemin iptali istemine ilişkindir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Davacı adına re’sen tarh edilen; 2010 yılı kurumlar vergisi, 2010/Ocak-Aralık dönemlerine ilişkin damga vergisi ve bu vergiler üzerinden tekerrür hükümleri uygulanmak suretiyle kesilen vergi ziyaı cezası ile 2010/Ekim-Aralık dönemine ait aslı aranmayan geçici vergi üzerinden tekerrür hükümlerine göre arttırılarak kesilen vergi ziyaı cezasına ait ihbarnamelerin 06/12/2013 tarihinde tebliği üzerine, 18/12/2013 tarihinde uzlaşma talep edildiği, 20/11/2014 tarihinde söz konusu vergi ve cezalarla ilgili olarak uzlaşmaya varılması üzerine davacı tarafından 28/11/2014 tarihinde 6552 Sayılı Kanun kapsamında yapılandırma başvurusunda bulunulduğu, davalı idarece 08/12/2014 tarih ve 20164 Sayılı işlemle yapılandırma isteminin reddi üzerine bakılan davanın açıldığı, ancak 6552 Sayılı Kanun uyarınca yapılandırmadan faydalanmanın temel şartının kamu alacağının kesinleşmesi olduğu ve başvuruya konu kamu alacağının Kanun’un Resmi Gazete’de yayımlandığı 11/09/2014 tarihinden sonra kesinleştiğinin açık olduğu ve davacının yapılandırma isteminin reddine dair işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : 6552 Sayılı Kanun’da kapsama giren amme alacaklarının kesinleşmesinin gerektiğinden bahsedilmekle birlikte hangi tarih itibarıyla kesinleşmiş olması gerektiği konusunda Yasa metninde herhangi bir düzenleme bulunmadığı, uzlaşılan vergi ve cezaların yapılandırma başvurusu tarihi itibarıyla kesinleştiği, alacağın kesinleşme tarihinin idareden kaynaklanan sebeplerle geciktiği, 6552 Sayılı Kanun ile ilgili uygulamaların mükellefler açısından eşitsizliğe neden olduğu iddialarıyla kararın bozulması istenilmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ : Davacının 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi nedeninin, davalı idare tarafından söz konusu cezalı tarhiyata ilişkin uzlaşma gününün 6552 Sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 11/09/2014 tarihinden sonraki bir tarihte verilmesinden kaynaklandığı anlaşıldığından ve davacının kendi eylemine ve kusuruna dayanmayan bu gecikme nedeniyle 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi, hakkaniyet ve adalet ilkelerine aykırı düşeceğinden söz konusu işlemde ve davayı reddeden mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmadığından temyiz isteminin kabulünün gerekeceği düşünülmektedir.

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

KARAR : İNCELEME VE GEREKÇE:

MADDİ OLAY : Davacının 6552 Sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun kapsamında yaptığı yapılandırma başvurusunun, borcun 6552 Sayılı Kanun’un yayım tarihi olan 11/09/2014 tarihinde kesinleşmediğinden bahisle reddine dair 08/12/2014 tarih ve 20164 Sayılı işlemin iptali istenilmektedir.

İLGİLİ MEVZUAT : Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 125. maddesinin ilk fıkrasında ; “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” hükmü yer almakta olup, aynı maddenin son fıkrasında; idarenin, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.

6552 Sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun’un 73. maddesiyle; maddede sayılan ve kesinleşmiş olup bu Kanun’un yayımlandığı tarih itibarıyla vadesi geldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödeme süresi henüz geçmemiş bulunan alacakların ödenmemiş kısmının tamamı ile bunlara bağlı faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferî amme alacakları yerine bu Kanun’un yayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın; ödenmemiş alacağın sadece ferî alacaktan ibaret olması hâlinde ferî alacak yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamen ödenmesi şartıyla alacaklara bağlı faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferî amme alacaklarının tahsilinden vazgeçileceği kuralı getirilmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME : Yukarıda belirtilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden; idarenin, yasalarla kendisine görev olarak verilen kamu hizmetlerinin ifasında önce gerekli teşkilatı kurmak; bu teşkilatın ayni, şahsi ve mali imkan ve araçlarını hizmete hazır tutmak, hizmetin ifası sırasında hizmetin zamanında ve gereği gibi işlemesini devamlı olarak gözetmek ve hizmetin işleyişini kontrol etmek zorunda olduğu açıktır.

Bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün dahi doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karekteri olan bir kusur olup, hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.

Dosyanın incelenmesinden, davacı adına yapılan cezalı tarhiyata ilişkin ihbarnamelerin 06/12/2013 tarihinde tebliği üzerine, dava açılmayıp 18/12/2013 tarihinde uzlaşma talebinde bulunulduğu, davacının uzlaşma isteminin 10 ay 4 gün sonra 22/10/2014 tarih ve 101406 Sayılı yazıyla cevaplandırılıp 20/11/2014 tarihine uzlaşma günü verildiği ve aynı gün söz konusu vergi ve cezalarla ilgili olarak uzlaşmaya varıldığı, tahakkuk eden vergi ve cazalar için davacı tarafından 28/11/2014 tarihinde 6552 Sayılı Kanun kapsamında yapılandırma başvurusunda bulunulduğu, 6552 Sayılı Kanun ve Bazı Alacakların 6552 Sayılı Kanun Kapsamında Yeniden Yapılandırılmasına Dair Genel Tebliğ (Seri No: 1) uyarınca tarh edilen vergiler ile kesilen cezalara ilişkin düzenlenen vergi ceza ihbarnamelerinin, Kanun’un yayımlandığı tarih itibarıyla kesinleşmiş olması gerektiği, kesinleşme için süresi içerisinde dava açılmaması, dava açılmış olmakla birlikte yargılama aşamalarının son bulması ya da uzlaşma hükümlerinden yararlanılarak uzlaşılması gerektiği, ancak başvuruya konu borçlar, 6552 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 11/09/2014 tarihinden sonra kesinleştiğinden yapılandırma isteminin davalı idarece reddedildiği görülmektedir.

Bu durumda, davacının 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi nedeninin, davalı idare tarafından söz konusu cezalı tarhiyata ilişkin uzlaşma gününün 6552 Sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 11/09/2014 tarihinden sonraki bir tarihte verilmesinden kaynaklandığı anlaşıldığından ve davacının kendi eylemine ve kusuruna dayanmayan bu gecikme nedeniyle 6552 Sayılı Kanun kapsamındaki yapılandırma isteminin reddedilmesi, hakkaniyet ve adalet ilkelerine aykırı düşeceğinden söz konusu işlemde ve davayı reddeden mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1. Davacının temyiz isteminin kabulüne,

2. İstanbul 9. Vergi Mahkemesi’nin 30/04/2015 tarih ve E:2015/41, K:2015/1077 Sayılı kararının BOZULMASINA,

3. 2577 Sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.05.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Gaziantep İdare Hukuku Avukatı, İdare Hukuku, Gaziantep Avukat

Anonim Şirketlerde Şirket Ortağı Vergi Borcundan Sorumlu Değildir

Uygulamada Anonim şirket ortağına şirketin vergi borcuna dair ödeme emri gönderilmesi ve AŞ. ortağının kamu borcundan sorumluluğu olduğuna dair çeşitli yanlış uygulamalar bulunduğu gözlemlenmektedir. Aşağıdaki emsal mahkeme kararında da görüleceği üzere, 6183 sayılı yasanın 35. maddesi kapsamında düzenlenen takibin ve buna bağlı ödeme emri tebligatının şirket ortağı adına yapıldığı , oysa 6183 sk. 35. maddesinin sadece Limited şirket ve ortakları için yapılan düzenlemeye dayanılarak, Anonim şirket borçlarının ortaktan tahsil edilmesi,  ortakların ödenmeyen vergi borçlarından dolayı takibi de mümkün değildir.

İSTANBUL

10. VERGİ MAHKEMESİ

Esas : 2015/416

Karar : 2015/1312

Karar Tarihi : 23/06/2015

DAVANIN ÖZETİ : Şirket ortağı sıfatıyla davacı adına düzenlenerek tebliğ edilen 09.01.2015 tarih ve 20150109665070000002 sayılı ödeme emrinin, anonim şirketlerde kamu borçları nedeniyle sorumluluğun öncelikle şirket tüzel kişiliğine ait olduğu, şirket tarafından ödenmeyen kamu borçları bakımından sorumluluğun şirketin kanuni temsilcisi sıfatıyla yönetim kuruluna ait olduğu, ilgili kanunlar incelendiğinde limited şirketlerin aksine anonim şirketlerde, ortakların, şirketin amme borçlarından dolayı sorumluluğunun bulunmadığı ileri sürülerek iptali istenmektedir.

SAVUNMA ÖZETİ : Dava konusu ödeme emri içeriği karar harcının tahsili amacıyla öncelikle asıl borçlu ……. MADENCİLİK SAN. VE TİC. A.Ş.’NE gidildiği, ancak şirketin bilinen adresinde bulunamaması sebebiyle ödemeye çağrı yazısının tebliğ edilemediği, ticaret sicili memurluğu ile yapılan yazışmalar sonucu asıl borçlu …….MADENCİLİK SAN. VE TİC. A.Ş.’NİN 2011 yılında tasfiyeye girdiği ve davacı Zeki S.’in tasfiye memuru olarak seçildiğinin ticaret sicil gazetesinin tetkikinden anlaşıldığı, bu tespitler doğrultusunda davacı adına kanuni temsilci sıfatıyla dava konusu ödeme emrinin düzenlendiği, ödeme emrine ise sehven şirket ortağı yazıldığı, davacının iddialarının ödeme emrinin iptalini gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren İstanbul 10. Vergi Mahkemesi’nce dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü:

Dava, şirket ortağı sıfatıyla davacı adına düzenlenerek tebliğ edilen 09.01.2015 tarih ve 20150109665070000002 sayılı ödeme emrinin iptali istemiyle açılmıştır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 55.maddesinde, amme alacağını vadesinde ödemeyenlere 7 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları lüzumunun bir ödeme emri ile tebliğ olunacağı, 58.maddesinde ise, “kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahsın, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde vergi mahkemesi nezdinde dava açabilecekleri öngörülmüştür.

6183 sayılı Kanun’un 35.maddesinde;”Limited şirket ortakları şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.” hükmüne yer verilmiştir.

Dava dosyasının incelenmesinden, asıl borçlusu TASFİYE HALİNDE …SAN. VE TİC. A.Ş. olan ve kesinleştiği halde ödenmeyen karar harcının, tasfiye memuru olan davacıdan şirket ortağı sıfatıyla tahsili amacıyla, 09.01.2015 tarih ve 20150109665070000002 sayılı ödeme emrinin tanzim ve tebliğ edildiği anlaşılmaktadır.

Olayda, davacı adına düzenlenen ödeme emrinin 6183 sayılı Kanunun 35. maddesi kapsamında düzenlendiği ve takibin şirket ortağı adına yapıldığı görülmektedir. Halbuki 6183 sayılı Kanunun 35. maddesi; limited şirket ve ortaklarından yapılacak tahsilatlar için düzenlenmiştir. Dolayısıyla limited şirketler için yapılan bu düzenlemeye dayanılarak, anonim şirket borçlarının tahsil edilmesi imkanı bulunmamaktadır. Kaldı ki, anonim şirketlerde ortakların ödenmeyen vergi borçlarından dolayı takibi de mümkün bulunmamaktadır.

Diğer yandan, idarece savunmada davacı adına düzenlenen ödeme emrinin kanuni temsilci sıfatıyla düzenlendiği belirtilmekte ise de ; mevcut ödeme emri üzerinde takibin kanuni temsilci olarak değil, “şirket ortağı” olarak yapıldığının görüldüğü gibi, ödeme emri davacı adına 6183 sayılı Kanun’un 35’inci maddesi uyarınca tanzim ve tebliğ edilmiş olduğundan bu iddiaya itibar edilememiştir.

Bu durumda, TASFİYE HALİNDE ……MADENCİLİK SAN. VE TİC. A.Ş.’NİN karar harcı borcundan dolayı davacı Zeki S. adına şirket ortağı sıfatıyla 6183 sayılı Kanun’un 35’inci maddesi uyarınca tanzim ve tebliğ olunan uyuşmazlık konusu ödeme emrinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle; davanın kabulüne,dava konusu edilen ödeme emrinin iptaline, aşağıda dökümü yapılan 103,80-TL yargılama giderinin ve AAÜT uyarınca takdir olunan 750,00-TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya ödenmesine,artan posta gideri avansının hükmün kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine, kararın tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay’a temyiz yolu açık olmak üzere, 23/06/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgilendirme:

5 Sıra no.lu Tahsilat Genel Tebliği’nde belirtildiği üzere; Anonim şirketlerde ortaklar açısından taahhüt edilen sermaye payı ile sınırlandırılmış olan sorumluluk (*), 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesi uyarınca yönetici ve temsilciler açısından şirket borcunun tamamını kapsayacak şekilde müşterek müteselsil sorumluluk esasına göre belirlenmiştir.

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 365. maddesinde ise istisnai hükümler saklı olmak kaydıyla anonim şirketin, yönetim kurulu tarafından yönetilip temsil olunacağı belirtilmiştir.

Aynı zamanda 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda yönetim hakkı ile temsil yetkisini birbirinden ayırarak 367. maddesinde yönetimin devri konusu 370. maddesinde ise şirketin temsil yetkisi düzenlenmiştir.

Anonim şirketlerdeki yönetim kurulu üyelerinin hissedar olup olmadıklarına bakılmaksızın şirketin temsil ve ilzamına yetkili olup olmadıklarına bakılarak vergi borçlarından sorumlu olup olmadıkları tespit edilecektir. Yönetim kurulu üyeleri şirketin temsil ve ilzamına yetkilendirilmiş ise, vergi borçlarından kaynaklı yasal sorumluluğu bulunmaktadır. Yönetim kurulu üyeleri şirketin temsil ve ilzamından sorumlu değil ise vergi borçlarından da sorumlu tutulmaması gerekmektedir.

(*) TTK md. 329 madde gereğince Ortaklar, kamu borçları için taahhüt ettikleri esas sermaye tutarı oranında sorumludurlar. Taahhüt ettiği sermaye borcunu ödeyen ortak kamu borçlarından sorumlu değildir.

Gaziantep Avukatlık Ofisimizde, Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, iş Davası Avukatı, İdari Dava Avukatı olarak faaliyetlerinin yanında Uzman Arabulucu olarak ihtiyari ve zorunlu arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Ofisimiz Gaziantep dışında, Kahramanmaraş, Kilis ve Şanlıurfa'da da dava takibi yapmaktadır.

© Copyright 2004-2021 
Avukat Ali Tümbaş - Her hakkı saklıdır.
Call Now Buttonenvelopephone-handsetmap-marker
Whatsapp
Avukata Soru Sor
Merhaba,
Hukuki sorularınız için bizim ile iletişime geçebilirsiniz.
linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram